BİR FENOMEN | Karamandan.com - | Karaman Haber

BİR FENOMEN | Karamandan.com - | Karaman Haber

15 Kasım 2019 Cuma
BİR FENOMEN

Konya’ya geldiğinde gencecik bir insandı. Fakat torbası doluydu. Okuma alışkanlığından gelen bir rahatlığı vardı. Dünyayla ziyâdesiyle barışıktı. Katıldığı toplantılarda yapılan hataları görüyor ve bunu zarif bir şekilde nükteye döküyordu. Beyni herkesten daha çok ve kıvrak çalışıyordu.

Geniş ve renkli bir çevre edinmekte gecikmedi. Toplantıların aranan ismi oldu. Konuşmaları, daha önce konuşulanların tekrarı değildi. Kimse onunla, herhangi bir konuda aşık atmaya cesaret edemiyordu. Çünkü o, attığı aşığın varacağı yeri koordinatlarıyla biliyordu.

Bir gün, üniversitenin toplantı salonunda topluluğa bilimsel bir konuşma yapıyordu. Anlattığı “semâ çıkarmanın esası ve fizyolojisiydi.” Konuşmanın can alıcı noktasında, dinleyicilerden yaşlıca bir zât, izin istemeden ve oldukça saldırgan, yüksek sesle bir soru sordu. Salondaki insanlar biraz sonra çıkacak çıngarın heyecanıyla nefeslerini tutup bu diyaloğun gelişmesini beklediler.

Soruyu soran şöyle diyordu:

“Efendi, semâ çıkarmaktan söz ediyorsun, söyle bana, sen hiç semâ çıkardın mı hayatında?”

Genç hoca, heyecanlanmadı. Önce sustu, diyeceklerini desteledi ve sükûnetle cevap verdi:

“Hayır, hiç semâ çıkarmadım.”

“O halde sen bu konuda konuşmaya mezun değilsin. Semâ etmeyen semâyı bilemez..”

Dr. Yöndemli, soru sahibine şöyle dedi:

“Ben hekimim. Ve semânın fizyolojisini anlatıyorum. Semazen semâ eder ama, şu benim anlattıklarımı bilmez. Doğumun fizyolojisini bilen ve doğum yaptıran kadın doğum uzmanı erkek hekim hiç doğurmamıştır ama, bu işi doğum yapan kadından daha iyi bilir.”

Soruyu soran başka bir soruya geçmedi. Bir şeyler söyledi ama anlaşılmadı. Yerine oturdu.

Genç doktorun, söylediklerinin doğru olduğu bilenler elbette çoktu. Ama biri çıkıp da onun hakkını teslim etmedi. Buna üzüldü. Hiç olmazsa bir cesaret sahibi olmalıydı salonda.

* * *

Seksenli yıllarda fazlaca popüler olan bir kitap yayınlandı. “Arzdan Arşa” adını taşıyan bir seriydi. Yazarı, ünvanı “von” olan âsilzâde bir Almandı. Kitap üst üste baskılar yapıyordu. Yazar, kendini bilhassa gölgede tutuyor, ortaya çıkmıyordu.

Kitabın bahsettiği konular, o yıllarda yeni başlayan bir akımın ilk sesleriydi. İfadeleri İslamiyet’i reddetmiyordu. Hattâ ona referans veren bir tondaydı.

Artık, İslâmi çevrelerde ve gençlik toplantılarında “Von Aysberg”’in kitapları, değerlendirmeleri konuşuluyor, imânı zayıf olanların imânını kavîleştiren, İslamiyet’i ve onun kurumlarını uzaya uygulayan, kara delikleri, Kur’an’ın hakikatlerini hikmetlerle ortaya koyan bu müşrikin kimliği üzerine kurgular yapılıyordu. Kitabın yurtdışında da “bestseller” olduğu konuşuluyordu.

Yazar kendini gizledikçe gizemi ve şöhreti büyüdü, söylentiler çoğaldı.

Genç doktor, bir arkadaşıyla bu yazarın peşine düştü. Okumanın ona sağladığı ayrıcalıkla kitabın püf noktalarını tesbit etti. Bunu, yabancı bir yazarın yazması mümkün değildi. Çünkü ne kadar konunun içinde olursa olsun bazı “ıstılahların ve inceliklerin, bir yabancı tarafından bu kadar rahat telâffuzu mümkün değildi.

Takibe çıkıldı. Günler sonra ize ulaşıldı, takibedildi ve kaynak bulundu. Kitap, adını Almanlaştıran bir yayıncının marifetiydi. Çok satmak için düzenlenmiş bir oyundu. Türk okurun yabancı yazara zaafı kullanılıyordu.  Önce inkâr etti, sonra kabul etti ve ortadan çekildi. Olay günlerce kamuoyunda konuşuldu. Bu müthiş sahtekârlığı ortaya çıkaran yine o idi.

Onun doğru ve fütursuz çıkışları giderek etrafındaki çevreyi tedirgin etmeye başladı. Ve onu saran halka önce yavaş, sonra hızlanarak dağıldı.

Toplum, kendisine benzemeyenleri her zaman insafsızca reddeder. Dostlar birden kıyafet değiştirir. Hatta bazan ileriye geçip onu yıpratmak için sebepler yaratırlar.

Öyle oldu. Önüne sebepsiz ve anlamsız engeller çıkarıldı. Hayatını etkileyen tarifi ve sebebi olmayan hâdiseleri onun önüne serdiler. Yılmadı, ama yoruldu. Kültürümüzde bir “men dakka, duka” prensibi vardır. Dr. Fuat bunu elbette biliyordu. Sabretti. Gerçekten “edenler, ettiklerini” bir şekilde buldular. Onun kapısını çalanların da kapıları bir gün çalındı…

* * *

Vaktiyle, ülkenin birinde bir hükümdar vardı. Güzelliklere karşı duyarlı bir insandı. Bahçesinde yetiştirdiği çiçeklerin güzelliği dünyanın dilindeydi. En güzel menekşeler onun bahçesinde acar, en güzel çiğdem onun bahçesinde boyun bükerdi.

Hele bir çiçeği vardı ki dillere destandı. Bu çiçek on beş yılda bir defa, bir tek çiçek açardı. Bir-iki gün gonca, bir-iki gün çiçek, ondan sonra geçer giderdi. Tekrar açması için on beş yıl beklemek gerekirdi.

Bu pek gözde olan çiçek o yıl açacaktı. Hükümdar bahçıvanı sürekli tembihledi. Başında nöbet tutmasını, tam goncalıktan çiçekliğe geçişi esnasında kendisine haber vermesini emretti.

Sabaha yakın bir saatte çiçek açmaya durdu. Bahçıvanın birkaç dakikalık dalgınlığını fırsat bilen, bahçedeki ağaçlardan birinde yuva kurmuş olan bir kuş, geldi, geldi ve bu tek çiçeğin yapraklarını gagaladı, bir kısmını yedi, bir kısmını yerlere düşürdü ve çiçeği perişan etti, yok etti.

Bahçıvan acı içinde, haberi hükümdara iletti. Hükümdar kızsa ne fayda, olan olmuştu. “O da bulur bir gün” dedi ve öfkesini sakladı.

Ertesi günü bahçıvan yine bir olağanüstü olaya tanık oldu. Bir yılan, sırtı alalı halkın “genevirala” dediği cinsten iri ve zehirli bir yılan, ağaca, hain kuşun, çiçeği yiyen o hain kuşun yuvalandığı ağaca tırmanmaya başladı. Ağaca sarılarak, sürünerek yuvaya ulaştı ve önce kuşun yavrularını, sonra da çırpınan kuşu yuttu.

Olanlar karşısında bahçıvan şaşkın, hükümdara koştu ve nefes nefese olayı anlattı. Hükümdar yine düşünceli ve bilge bir tarzda “kuş ettiğini buldu, fakat yılan, o da ettiğini bulur” dedi ve dışarıya baktı.

Bahçıvan hükümdarın bu sükûnetini bir türlü anlayamadı ve sinirle bahçeye döndü. Eline bir bel aldı. Hani şu bahçelerde kullanılan ve toprağı alt-üst etmeye yarayan aracı eline aldı ve yılanlı ağacın altına gidip bekledi. Neden sonra yılan ağaçtan indi. İnmesiyle birlikte, beli, beline yemesi bir oldu. İkiye üçe bölünen gövdesiyle yılan biraz kıvrandıktan sonra öldü ve “ettiğini buldu.”

Bahçıvan, bu cezalandırmadan müsterih, hükümdara çıktı ve yılanın sonunu anlattı.

Hükümdar, yine kayıtsız ve bilge, aynı sesle konuştu. “Bahçıvan, sen de bulursun. Eden bulur çünkü” dedi.

Zavallı bahçıvan huzurdan ayrıldı ve bu lâfa bir anlam veremedi. Dünya hâkimi bir devletlinin himâyesindeydi ve kendisinden daha ehil bir bahçe uzmanı yoktu. Kaldı ki, yaptığı zehirli bir sürüngeni öldürüp onun zararından çevreyi kurtarmaktı. Ne etmişti de neyi bulacaktı.

Aradan çok bir zaman geçmedi. Ülkede bir ayaklanma baş gösterdi. İsyan edenler bir ara epey güçlendiler ve saraya yaklaştılar. Bahçıvanın ününü biliyorlardı. O’nu da kendi saflarına aldılar. Bahçıvan âsi oldu. İsyancı oldu.

Kısa bir süre sonra hükümdar isyanı bastırdı ve asileri yargıladı. Bahçıvan da hâkim huzuruna çıktı ve ölüme mahkûm edildi.

Hüküm yerine getirileceği gün bahçıvanı darağacının altına getirdiler.

Bahçıvan başını gökyüzüne çevirdi ve şöyle mırıldandı.

“Eden bulur, eden bulur... Tamam, anladık. Tanrım. Ancak bunu bu kadar tekrar edip insanın gözüne sokmanın da ne gereği var?” dedi.

Sonra bağıra bağıra hükümdara şu mesajı, soruyu yolladı.

“Beni mahkum eden kadıya da diyecek misin ki, eden bulur?”

* * *

Devrin önemli fikir insanları onun farkındaydılar. Bir gün fakirin şahit olduğu bir hâdise oldu. Bu milletin ve bu kültürün önünde saygıyla eğildiği kutup şahsiyetlerden biri, rahmetli Samihâ Ayverdi hanımefendi onun farkında olanların başında geliyordu. Görüşüyorlardı. O, “Bu genç adamı izleyin. Onda fark edilmemiş, keşfedilmemiş değerler var” diyordu.

Babası Ereğli’nin saygı duyulan ve ciddi muktesebatı olan zatlarından biriydi. Babasıyla olan saygılı-sevgili diyaloğu dillere destandı. O koca Barak Beyi zaman zaman onu ziyarete gelirdi ve görüşürdük. Onunla tanışanlar, Dr. Fuat’ın hangi rüzgârdan etkilendiğini anlarlardı. Artık tükenmiş Osmanlılık hallerini babasından tevarüs etmişti. ve ona hayrandı. Sanki ikisi de aynı yaşta idiler ve aynı yağmurda ıslanmış iki hârika dosttular..

*   *   *

Genç bir adamın sahip olduğu bu kertede bir muktesebat elbette fazlaca göze batıyordu. Onun, topluma çoğu zaman hoş gelmeyen haklı davranış ve konuşmaları hasetlere sebep oluyordu. Her fırsatta bunlar ortaya getiriliyor ve ileri-geri lâflar ediliyordu. Bunlar onu zamanla toplumdan uzaklaştırır oldu. Aldırmadı. Bir kenara çekilip tavizsiz hayatını devam ettirdi. Şanssız bir evlilik yaptı. Ayrıldı ve uzaklardan, çok uzaklardan, onunla aynı dili konuşan, gönül sahibi bir hanımla yeniden bir hayat kurdu. Ve kendi kozası içinde lâfsız-dedikodusuz bir hayat yaşamaya başladı. Okumasını sürdürdü, hiç bırakmadı ve adına “emeklilik” denilen yeni, farklı bir dünyanın eşiğine geldi.

Yaşadığımız günler, herkes gibi olmayan, herkes gibi yaşamayan, insan olmanın haysiyetini daima başının üstünde tutmaya çalışan kişileri kabul etmeyen bir anlayışa sahiptir. Hep böyle olmuştur.

Bundan bin sene önce bir pagan mâbedinin duvarına yazılmış olan, yazanı belli olmayan “duvar yazısında” şunlar yazılıyordu:

“…kaybetmeyi, ahlâksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdân azâbı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olmak bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakılabilecek en büyük miras dürüstlüktür…

… Yılların geçmesine öfkelenme, insanlığına yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapamayacağın şeylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme.

Rüzgârın yönünü değiştiremediğin zamanlarda bile yelkenlerini rüzgâra göre ayarlama. Çünkü dünya karşılaştığın fırtınalarla ilgilenir. Gemiyi limana getirip getiremediğin sadece bu dünya için önemlidir. Ara-sıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki, evreni yargılamak imkânsızdır. Onun için eğer başarabilirsen, kavgalarında bile kendi kendinle barış içinde olmaya çalış.

… Çünkü eninde sonunda bütün servetin bu dünyada sadece inandıklarındır..”

Bu isimsiz bilge, sanki oturmuş ve Fuat Yöndemli için bu satırları yazmış, duvara kazımış…

Kâmil UĞURLU

Okunma : 1020