Aypınar Yaylasında Herif Kahvesi | Karamandan.com - | Karaman Haber

Aypınar Yaylasında Herif Kahvesi | Karamandan.com - | Karaman Haber

21 Ekim 2019 Pazartesi
Aypınar Yaylasında Herif Kahvesi

Kâmil UĞURLU.

Hâdim eski bir kazadır. Eskiden bir kazaya kaymakam tâyin edilince, onun yaptığı ilk iş, sorumluluk alanını tanımak için çevre gezileri yapmak olurdu.

Kazaya yeni gelen kaymakamlardan biri, ilk günlerinde hemen harekete geçti ve yazı işlerine ve sekreterliğine bakan Ayrancı’yı yanına çağırdı. (Mustafa Ayrancı becerikli bir memurdu. Kaymakamlığın en eski çalışanlarındandı.) Ona, çevreyi tanımak istediğini belirtti ve gerekiyorsa hâttâ günübirlik olmayan geziler hazırlamasını emretti. Aladağ yöresinin idaresi şimdi ona aitti. Çevre geniş bir alandı. Ve o Anadolu’ya, buraların insanına ve tabiatına yabancıydı. Orta yaşlarda bir adamdı. Trakya’dan geliyordu ve oralıydı.

Ayrancı, ilçenin hakimi başta olmak üzere, doktoru, zabiti (yedek subay asteğmeni) Belediye Başkanını, onun yardımcısı gibi beş-sekiz kişiyi haberdar etti ve onların falan günkü çevre gezisi için hazırlanmalarını tebliğ etti.

Kararlaştırılan günün sabahı, erken saatlerde, daha gün ışımadan kaymakamlığın önünde herkes, atlarıyla hazırdı. Savaşın hemen ertesiydi, kıtlık vaktiydi. Şimdilerde jiplerin yaptığını o zamanlar beylik atlar yapıyordu.

Ayrancı, birkaç gün yetecek nevâleyi, azığı bir katıra yüklemişti ve yolculuk sırasında heyetin hizmetini görecek iki yardımcı personel de onlara eşlik edecekti.

Kaymakam geldi, bekleyenlerin ellerini sıktı, atına bindi ve Göksu Vâdisi cihetine doğru at sürdüler.

Herkesin keyfi yerindeydi ve yeni kaymakam heyecanlıydı. Ayrancı atıyla öne düştü. Onu takibettiler.

Sabah, yol, vâdi, kuşlar ve ağaçlar alabildiğine keyifliydiler. Harika bir dünya vardı ayaklarının altında ve onun tadını çıkaracaklardı.

Yerköprü denilen yere vardıklarında vakit kuşluğu buldu. Yer harikulâdeydi, cennet misali bir yerdi. Altından sular akan, nehirler geçen bir alandaydılar. İncir ağaçları türüm türüm kokmaktaydılar. Göksu Nehri bir noktada yerin altına giriyor, yeraltı nehri oluyor, kayboluyor, bin metre sonra tekrar yüzünü gösteriyordu. Yer ona köprü olmuştu. Üstünden çıkan Karasu, ona kırk metre yüksekten dökülerek iştirak ediyor, sonra şımarık, oynak taylar gibi, sarmaş-dolaş yollarına devam ediyorlardı. Değirmenler vardı sıra sıra, orada sıra bekleyenler vardı, insanlar, katırlar, eşekler vesaire.

Kuşluk vakti lokmasını burada ettiler. Çimenlerin üstüne bağdaş kurdular. Sonra atlarına binip tekrar yola devam ettiler. Yol üstündeki köylere daha önceden haber iletildiği için ihtiyarlar ve çocuklar, tarlada ve dağda işi olmayanlar onları istikbal ettiler, selâmladılar. Kaymakam atından inip onlarla kısa hasbihaller yaptı, Ayrancı notlar aldı.

Vakit ikindiye döndüğünde Toros Dağlarının zirvesindeydiler. Etrafta Tahtacılar ve Göçer Türkmenler, Yörükler vardı. Bir obanın yakınından geçerken kaymakam genç bir geline selâm verdi. Genç kadın selâma karşılık vermeden anasına (belki kaynanasına) seslendi. Çadırın kapısında görünen ve her şeyiyle heybetli bir Türkmen olan yaşlıca ve yapılı kadın, kaymakamın, gelinine verdiği selâmı daha koyu, daha kallavî ve gösterişli bir şekilde aldı. Kaymakam ve heyeti atlarını durdurdular, fakat inmediler. Yaşlı kadın:

- Ne duruyorsunuz, buyurun… dedi. Kaymakam:

- Vakit geç oldu, biz inmeyelim. Sen selâmımızı koca Yörük’e söylersin, dedi.

Kadın memnun olmadı. Hatta ciddi ciddi rahatsız oldu.

- Kaymakamım, geldiğin haberi bize ulaşmıştır. Bekliyorduk. Eğer inmez, buyurmaz ve ikramımızı kabul etmezseniz, koca Yörük Mehmet bizi sürer bu dağlardan.. İnmezseniz bu bize ağır gelir. Atından in ve buyur. Fakırız ama haysiyetimiz var ve size sunulacak bir şeylerimiz elbet var.

Ayrancı, kaymakamın karar vermesine yardımcı oldu ve onunla birlikte heyet atlarından indiler. Genç hanımlar, yardımcılarla birlikte atları çadırların kıyısında eğleyip, başlarına torbalarını taktılar.

Çadırın içi mükemmel döşeliydi. Kabaca dokunmuş kilimler, ağaçtan şöylece çakılıvermiş sedirin üstüne serilmiş, oturma yerleri minderlerle yumuşatılmıştı. Dağlar-taşlar ve bu çadırın içi çam kokuyordu.

Ayakkabılarını çıkarıp sedire oturdular. Yörük karısı ayakta, elleri önünde bağlı, onlara hoşâmedi eyledi, (hoş geldiniz dedikten sonra) yöreyi, yaylaklarını, kışlaklarını anlattı, bilgi verdi. Hayattan şikâyet etti, zorluklardan bahsetti. Soruları kendi usulünce cevaplandırdı. Tavrı hâkimane, sözleri netti.

Kaymakam ve diğer konuklar memnuniyetlerini belirttiler ve Yörük Mehmet’i sordular. Kadın, kocasının Alanya’ya tuz yüklemeye gittiğini, ama onun olmamasının bir eksiklik teşkil etmeyeceğini, konuklarını kendisinin ağırlayacağını söyledi.

Onlara ne ikram edebileceğini sordu kadın. Sonra kahve teklif etti. Kaymakam, bu yokluk döneminde kahvenin lüksten daha fazla bir külfet olduğunu bildiği için, kibarca itiraz etti.

- Hayır, zahmet etme, dedi. Biz kahve değil, ayran isteriz. Sen bize şöyle ayazlı bir suyla ayran yaparsan… derken, kadın, onun sözünü kesti.

- Hayır, ayran her yerde alabileceğiniz bir ikramdır. Oturduğunuz yer Yörük Mehmet Ağa’nın çuludur. Şerefimize uygun bir ikramda bulunmamız gerekir. Kahvelerinizi nasıl yapalım? diye sordu. Sonra hemen kaymakama döndü:

- Siz ve bu efendiler kahvelerinizi herhalde “herif kahvesi” olarak arzu edersiniz, değil mi? diye sordu.

Kaymakam kısa bir tereddüt geçirdi ve hafiften rahatsız oldu. “Herif” buralarda ne adına, ne anlamda kullanılıyordu?

- Evet, ben de, arkadaşlar da herif kahvesi içeriz..

Kadın, dışarıda devamlı tüten ocağın yakınında bekleşen ve onun emrini bekleyen genç kızlara işaret verdi. Dışı kararmış, irice, bir-iki bakır cezve köze sürüldü. Piştikten sonra tepsiye alındı ve sunuldu. Hafifçe naftalin kokan kahveler içildi ve kalkıldı.

Kadın yine o vakûr tavrıyla konuklarını uğurladı. Kocası Yörük Mehmet’e selâm söylendikten sonra kaymakam ve yanındakiler, üç kurşun atımlık menzilde bulunan, geceyi geçirecekleri nahiyeye doğru yola koyuldular. Günün uçtuğu saatlerdi. Nahiye müdürü onları caminin önünde karşıladı. Kaymakam köy konağında, beraberindekiler ise köy eşrafının evlerine taksim ve konuk edildiler. Hayvanların da istirahatı temin edildi.

Kaymakam gece uyuyamadı. Yörük karısının “herif kahvesi” onu tedirgin etti. “Elbette herif kahvesi istersiniz..” ne demekti? Çözemedi ve uyuyamadı. Sabah olmadan, bitişik odada uyuyan Ayrancı’yı odasına çağırdı. Ve atları hazırlamasını, kimse uyanmadan Yörük obasına gideceğini söyledi. Sadece kendisi ve Ayrancı olacaklardı. Tez zamanda atlar hazırlandı ve Aladağ’ın zirvesine hareket edildi. Tan vakti obaya ulaştılar. Obada gün çoktan başlamıştı. Erkekler, hemen orada ve o saat pişirilen koyu renkli ekmeklerini çökelek ile katıklayıp sinelerine sindirirken kaymakam ve yanındakini ol hatun yine çadırın kapısında durarak karşıladı.

Kısa bir süre kaymakamla bakıştılar. Herkes merak içinde sustu ve bekledi. Kaymakam atından inmeden sordu:

- Dün bize güzel bir kahve ikram ettin. Herif kahvesi mi olsun, diye sordun. Bu, benim anladığım şekilde bir “herif kahvesi” miydi? Yani anladığım gibimi?

Kadın, hiç duraksamadan cevap verdi. Bu defa elleri belindeydi. Kendinden emin, dirâyetli ve netti:

- Evet, kaymakam bey, aynen öyleydi. Yani anladığın gibiydi.

Kaymakam rahatladı, tebessüm etti, teşekkür etti ve atının başını geldiği yöne çevirdi. Orada bulunanlar kalmaları için çok ısrar ettiler. Onlar atlarından inmediler ve nahiyeye geri döndüler.

Yolda Ayrancı, atını kaymakama yanaştırdı ve biraz önce yaşanan muammayı merak ettiğini, kadınla yaptığı bu esrarlı görüşmenin esasını sordu. Kaymakam tebessüm etti:

- Sonra anlatırım, sen şimdi atını sür.. dedi.

*     *     *

Harp sonrası yokluk dönemlerinde her şey kıttı ve kıymetliydi. Hele dağ başları gibi yerlerde, modern hayatın izlerini görebilmek mümkün değildi. Kadının kahvesi vardı. Bir şekilde temin edilen bir avuç kahve, her evde bulundurulur, kavrulur, dövülür ve bir tülbent, üstüne sarılan bir bez ve bezlerin arasına sıkıştırılan bir-iki naftalin taneciğiyle güvelenmeye karşı tedbir alınırdı, saklanırdı. Ola ki bir gün bir ağır misafir zuhur eder ve o esnada mahcubiyet yaşanmazdı.

Kahve şöyle veya böyle, insanların kıyılarında-köşelerinde bir-iki tutam da olsa bulunurken, şeker, o zamanlar tam bir lüks maddeydi. Dışardan geliyordu, kıt geliyordu, pahalıydı ve kütleler olarak, şekilsiz topaklar olarak, “kelle şeker” namıyla geliyordu. Ondan parçalar koparılıp öylece satılıyor ve kullanılıyordu.

Yörük karısının kahvesi vardı ama şekeri yoktu. “Şekerimiz yok” demek bir ev sahibi için olmaz, onulmaz bir eksiklikti. Türkmen kadın bu sorunu bir “emrivâki” ile çözmüştü. “Herifler, yani babayiğit delikanlılar kahveyi acı, yani sâde, yani şekersiz içerler, siz de yiğit heriflersiniz, herhalde kahvenizi acı kahve olarak içersiniz, öyle değil mi?” diyerek, bunu imâ ederek, bunu ansıtarak.. söylemek istemişti ve kaymakam bu durumu hissetmişti. Ama emin olmak için konuyu kaynağından tahkik etmiş, tatmin olmuştu.

Bazan, birbirini anlayan iki kalb arasında fazla söze gerek kalmaz.

*     *     *

Necdet Sakaoğlu “herif” kelimesinin Farsça olduğunu (Href) ve anlamının da “esnaf” olduğunu söyler. Kelime zaman içinde, toplumun her dönem önem verdiği ve sevdiği tabaka olan esnafları aşmış, dürüst, aklıbaşında, tevâzu sahibi kişilere de sıfat olmaya başlamıştır. Gerçi günümüzde, yozlaşan konuşma dilimizde “herif” ikinci sınıf kişiliğe sahip, küçümsenen, hafife alınan ve argo sınıfında değerlendirilen bir kelime olmuştur.

Ama aslında esnaf demektir ve düzgün, kişilikli, mütevâzi kişiler için kullanılır..

*     *     *

Bir baba, bu olayın yaşandığı ve o Yörüklerin bulunduğu yerleri her yıl bir “sıla’i râhim” ağırlığı, ciddiyeti ve bereketiyle ziyâret etmektedir. Bu, bazan ailesinin delikanlılarıyla birlikte, yani oğullarıyla birlikte olur. Bu yıl o yörede oturan iki arkadaşıyla gezi yaptılar. O yaylaların anlatılmaz güzelliğini yaşadılar.

“Yayla Turizmi” diye bir kavram vardır. Bizde de yavaş yavaş başlamıştır. Karadeniz’in çok bilinen yaylaları yeniden keşfedilmiştir.

Turizm, düzgün anlaşılır ve düzgün uygulanırsa önemli bir ekonomidir. Bizde şimdiye kadar uygulanan şekliyle bu kavram yanlış anlaşılmaktadır. Ne pahasına olursa olsun, yurda yabancılar gelsin, yollar, sokaklar, meydanlar, ören yerleri yabancı insanlarla dolsun anlayışı turizm değildir ve yanlıştır. Türkiye’yi gezebilmek insanlar için bir imtiyaz olmalıdır. Gelen kişi, özellikleri olan, derinliği olan bir coğrafyayı dolaştığını hissetmeli ona göre tavır almalıdır. Bu, ancak bizim geliştireceğimiz politikalarla sağlanabilir. Japonya’yı cebinde parası olan herkes gezemez, yaşayamaz. Böyle olmalıdır. Bizim ören yerlerimize çadır kuran yabancıların yaptığı tahribat büyük ölçülerdedir ve bunu çoğu insanımız bilmez. Konuk edildiğimiz yaban diyarlardaki evlerde, kurumlarda, Anadolu menşeli birçok parçayı görmek artık bize şaşırtıcı gelmiyor. Ama incitiyor.

*     *     *

Aypınar (Aybunar) Yaylasında, birbirine akraba beş-altı aile sürü otlatıyor ve sağıyor. Torosların birçok vâdisini uçaktan seyreder gibi her gün önlerinde bulan bu aileler, o yükseklikte kendilerine harika bir dünya örmüş durumdalar. Akşamları dışarısı soğuk oluyor. Bu sebeple birinin evinde erkekler, diğerinin evinde kadınlar toplanıyorlar. Duvarları harçsız ve rüzgârın aralarında kolayca cevelân ettiği taşlardan teşkil edilen evlerin çatıları çam dallarından örülü. Yıldızlar görülüyor. Ocak devamlı tütüyor ve onun yaydığı benzersiz koku, çam kokusu, ağaç kokusu, bazan katran, sedir kokusu insanı sarıp-sarmalıyor. Aslında içerisinin dışardan fazla bir farkı olmuyor. Ama ateşin varlığı ve kokusu içerdekilerin içini ısıtıyor. Aydede dışarıda yalnız başına kalıyor. Açık ağıldaki koyunların, keçilerin ve analarından ayrı yerde ağılda ağırlanan oğlakların sırtını aydınlatıyor. Ağırbaşlı, boyunları demir kitleli, görmüş-geçirmiş tavırlı ukâla köpekler, arada bir burunlarını aya doğru uzatıp ürüyorlar ve varlıklarını aya ve çevredeki kurtlara, yaban domuzlarına, yani pek sevilmeyen zorbalara bildiriyorlar, ilân ediyorlar.

Ay, en yüksek tepenin ardına gizlenince ve ortalığı koyu kadife bir karanlık kaplayınca, Aypınarın pınarı sesini işte o zaman duyurabiliyor çevresine. Ama o zamanda çok fazla kişi bulunmuyor çevresinde, çekirgeler, yarpızlar ve gece kuşlarından başka.

Aypınar Yaylasında geçecek birkaç gece insana bir yıl yetecek güç-kuvvet veriyor ve hayal dünyasının kapılarını ardına kadar açıyor.

Oralarda hâlâ konuklarına herif kahvesi ikram edecek Yörük obaları, o arif, bilge insanlar ve insanı gençleştiren, hayran eden tabiat varlıklarını sürdürüyorlar.

Denemeyen kayıptadır vesselâm.

Düzenleme : 08 Ekim 2019 12:19 Okunma : 2328