Alacakaranlık Kuşağı Anıları | Karamandan.com - | Karaman Haber

Alacakaranlık Kuşağı Anıları | Karamandan.com - | Karaman Haber

21 Ekim 2019 Pazartesi
Alacakaranlık Kuşağı Anıları

O koyun gözümün önünden gitmiyor. 

Gözleri irileşmiş, yününden sanki duman tütüyordu. 

Yolun ortasına güçlükle yürüyerek gözlerini bana dikişini ve acısının feryadını duymamı istercesine melemesini nasıl unuturum?

Bir hayvanın çaresizliğine ilk kez tanık oluyordum ve ben de çaresizdim.

Göller Bölgesi’nin kışları serttir. Yağış olmasa bile her yer sis içindedir; göz gözü görmez. Ayaz iliklere kadar işler.

Hava puslu ve kar hafif hafif atıştırıyor. Sabahın erken saatleri. Önümüzdeki resmî plakalı aracı izliyoruz. Ki merkeze ulaşalım. 

Araç, Konya güzergahına doğru giderken sola döndü. 

Girişte köprü hızımızı kesti. Yerleşim yeri uzaktan, alacakaranlık film sahneleri gibi gözüme ilişti. 

Yoğun bir duman kütlesi evlerin bulunduğu yerde kara bulutlar gibi kümelenmiş gözüküyordu.

Sisin yumuşak beyazlığının ortasında bir kara benek. Belli ki bir yerler yanmış.

İlk fotoğrafımı çekiyorum. Olay yeri gözüktü, önümüzdeki aracı izlemeye artık gerek yok.

Köprüden yerleşim yerine giden upuzun bir şose önümüzde. İlk evlere 40-50 metre kala, bir koyun aniden yolu ortalayıp yürümeye çalışıyor.

Yürüyüşünde bir gariplik var. Sanki zıplar gibi ve başını sağa sola sallayarak ilerlemeye çalışıyor.

Aracımla arasında bir metrelik mesafe kalıyor ve koyun yolun ortasında duruyor. Başını güçlükle kaldırıp iri gözlerini gözlerime dikiyor. Öyle bir melemeye başlıyor ki, acıdan kıvrandığını, canının çok yandığını anlatmaya çabalıyor.

Sırtındaki yünü yanmış, kulaklarına kadar is içinde. 

Yünlerini ıslatan kara rağmen bir yangından kurtulmuş olduğunun işaretlerini üzerinde taşıyor.

Acaba kuzusunu mu yitirdi? Meleyerek merhamet dilenmesinin sebebi bu mudur?

Araçtan inmemle hamle yapıyor ve o sırada görüyorum; ön sol ayağı kopuk. Derinin altından kan damlaları çamurlu yola damlıyor.

Evlere çok yakınız, uzaktan ağlamaklı kadın ve çocuk sesleri işitiyorum. Sokak aralarından genzimi yakan dumanlar bir çoğalıyor, yukarılara çıkmaya çalışıyor, dağılmadan azalıp evlerin üzerinde toplanıyor.

Koyun önümde duruyor, gözlerini bana dikmiş, acıklı melemesini tekrarlıyor.

Fotoğrafını çekiyorum. İşim bu ve bunu biliyorum.

Müdahale imkanım yok. Nasıl yardım edeceğimi ise bilmiyorum. Hayatında tavuk kesmemiş biriyim, acısını dindirmeyi beceremeyecek biriyim.

Yüreğim elvermiyor, yaralı koyuna bakmaya ve yalvaran sesini duymaya...

Koyun sanki bir şeyden ürkmüş gibi silkiniyor ve üç ayağını kullanarak yürümeye çalışıyor.

Başı yine hızla iki yana sallana sallana ve meleyerek yola devam ediyor.

Koyunun gidişini bir süre çaresizce izliyorum.

Sonra hemen girişteki evin yarısının yola doğru çökmüş olduğunu görüyorum.

Zemini yoldan bir metre kadar yüksek, Anadolu’nun tipik bir köy evi.

Ev sanki ortasından koparılmış. Yola yıkılan bölümünün kerpiçleri ve sıvaları dağılmış.

Sağlam kalan bölümünde bir bebek beşiği sallanıyor. Kalın iplerle iki duvar arasına raptedilmiş bir boş beşik.

Yıkıntının üzerinden fotoğraf çekiyorum. Bir duvarda aile resimleri, ayna ve takvim asılı. Sadece çerçeveleri biraz yana kaymış.

Bahçe kapısına doğru başımı uzatıp içeriye sesleniyorum. Yanıt yok. Belli, ev terk edilmiş. 

Fotoğraf çekerek ilerliyorum. Yerleşim yerinin meydanına ulaşıyorum.

Herkes orada; çoluk, çocuk, genç, yaşlı, kadın, erkek.

Bir ambulans var, görevliler hafif yaralılara müdahale ediyor. Ağır yaralılar başka bir ambulansla merkez hastanelere götürülecek.

Göl kenarındaki yoksul yerleşim yerinin kerpiç evlerinden sağlam olanı yok.

Bazı evler yıkılmış, bazıları yan yatmış, kiminin duvarları patlamış, kiminin kamış örtülü damları içine çökmüş.

Sobalar devrilmiş, kamışları, evin ahşap malzemelerini, kolay tutuşacak her eşyayı yakmış.

İtfaiye ekipleri sürekli hareket halinde...

Yıkılmış, yanmış, büyük hasar görmüş boş evler tazyikli suyu yedikçe eriyor. 

Bazı yerlerde ateş için için yanmaya devam ediyor.

İncecik yağmaya devam eden karın da etkisiyle kerpiçler balçık öbekleri oluşturuyor.

İnsanoğlunun doğadan aldığı malzeme, bu felaketle yeniden doğaya dönüyor.

Ya da doğa, malzemesinin kullanım süresi bittiği için geri alıyor.

Her depremde ilk hatırladığım bacağı kopuk, yününden duman tüten ve acısından şoka girmiş koyun olur. Çaresizliğime, elimden bir şey gelmemesine üzülürüm.

Boş beşik gelir gözümün önüne. Beşikten, burnu bile kanamadan annesinin kucağında bir çadıra alınan bebek gelir aklıma.

Kerpiç evlerin yeniden balçığa dönüşmesini hatırlarım bir de. Meydanda toplanmış, henüz şokta olan vatandaşların ürkek ve endişeli bakışlarını unutmak mümkün mü?

Ama, onca olay görmüş olmama rağmen, o koyun kadar beni etkileyeni ile bir daha karşılaşmadım.

Not: Afyon’un Bolvadin, Sultandağı ve Çay ilçelerinde, Eber Gölü yakınlarında, 3 Şubat 2002’de, saat 09.11’de 6.3 ve akabinde 6.0 büyüklüğünde art arda gelen iki depremde 43 kişi hayatını kaybetmiş, 4.400 bina oturulamaz hale gelmişti.

Kurban için beslenen binlerce koyun ve sığır üstlerine çöken damlar nedeniyle ahırlarında havasız kalıp telef olmuştu.

Depremden en çok zarar gören Eber, Maltepe ve Cumhuriyet yerleşimlerine ilk giren gazeteci olmuştum.

Türkiye’yi sarsan büyük depremi ve Düzce depremlerindeki acılara da tanık olmakla birlikte Eber’de gördüğüm koyun ve alacakaranlık kuşağı görüntüsü hafızamın en diri anılarındandır.

Ahmet Tek

Okunma : 1707