Hâmil-İ Kart Yakinimdir | Karamandan.com - | Karaman Haber

Hâmil-İ Kart Yakinimdir | Karamandan.com - | Karaman Haber

23 Ekim 2019 Çarşamba
Hâmil-İ Kart Yakinimdir

Kâmil UĞURLU
Mimar

Kapalı Çarşı’nın içinde, birkaç han vardır. Çukur Han onlardan biridir ve diğerlerinden daha ünlüdür. Bu ününü içinde bulunan bir kahvehaneden, bir çay ocağından almıştır. Çünkü burası rahmetli Neyzen Tevfik’in arkadaşlarıyla buluşup sohbet ettiği, çay içtiği, zaman zaman ney üflediği bir mekândır. Onun bu coşkulu ve nitelikli meclislerine ilgi her zaman fazla olmuştur.

Bir gün, rahmetli Neyzen bu kahvehanede, sağ dirseğinin üzerine yana uzanmış ve dostlarına o benzersiz sohbetlerinden birini yaparken, içeriye genç bir adam girdi. Her halinden taşralı olduğu belli, yoksul bir delikanlıydı. Üstü-başı yoksulluğunun ve şehre yabancılığının belirgin işaretiydi. Çaycıya yaklaştı ve ona “Neyzen Tevfik beyin orada olup olmadığını” sordu. Çaycı parmağıyla ve sessizce, köşede konuşan sakallı zâtı işaret etti. Neyzen sohbete bir aralık verdi ve delikanlıyı yanına çağırdı. Sık olan bir hâdise olmadığı için etraftakiler merakla gelişmeyi beklediler. Genç, iki elini göbeğinin üstünde birleştirip, saygıyla konuştu:

– Efendim, adım falan. Falan yerden geldim ve okumak istiyorum. Bana senin yardımcı olabileceğini ve seni de burada bulabileceğimi söylediler.. dedi ve sustu.

Neyzen onu yanına oturttu ve kısa, rahatsız edici olmayan birkaç sorudan sonra ona çay söyledi. Çayı getiren çaycıdan, ocakta bulunan kağıtlardan bir parçasını getirmesini istedi. Bir paket kağıdını getirdiler. Onu birkaç defa katladı ve katlanmış yerlerinden yırttı. Ortaya, kartvizit ebadına yakın birçok kağıt parçası çıktı. Onların, teker teker üstlerine bir şeyler yazdı ve kahvecinin çırağını çağırdı. Bu kağıtları onun eline tutuşturdu ve delikanlıyla birlikte onları önce çamaşır, elbise, ayakkabı vb. satan esnaflara yolladı. Arkasından, bir hamama, bir berbere, lokantaya uğramalarını tembih etti ve onlara da ellerindeki yazılı kağıtlardan birer tane vermelerini söyledi. Çırağa:

– Bütün buralara uğradıktan sonra tekrar buraya getir bu delikanlıyı, dedi.

Kağıtların üzerine Neyzen’in yazdığı yazı fevkalâde ilginç bir ifâdeydi: “Hâmil-i kart Leylâ’nın dostudur. N. Tevfik”

Birkaç saat sonra bu taşralı delikanlıyla çırak kahvehaneye döndüler. Genç adam giyinmiş kuşanmış, yıkanmış, traş olmuş, ayaklarına düzgün bir pabuç geçirmiş olarak Neyzen’in huzurunda durdular. Neyzen memnun oldu, Allah’a şükretti ve delikanlıyı akşamüzeri kendi kaldığı otele götürüp orda misafir etti.

Bütün dostları nezdinde daima itibarlı olduğu için, delikanlıya bir okul ve geçimini sağlayacak bir iş bulmakta da zorlanmadı.[1]

Neyzen merhumun bu kağıtlara yazdığı cümle gerçekten ilginçtir. “Hâmil-i kart Leylâ’nın dostudur.” Buradaki Leylâ, Leylâ ile Mecnun hikâyesinden geliştirilmiş bir ilâhide (çoğu zaman Hz. Yunus Emre’ye mâledilir ki, yanlıştır). “Leylâ’yı ararken buldu Mevlâ’yı” mısraına telmihen yazıldığı düşünülebilir. Ve aynı zamanda, o dönemde yayılmaya başlayan “Hâmil-i kart yakinimdir” ibâresine gönderme yapılmış da olabilir. Mâlûm, bir zamanlar (hatta yakın zamanlara kadar) geçerli bir “referans” kabul edilen, kartvizitlerin arkasına yazılan bu cümle, “Bir iltimas talebi” olarak kabul edilmişti ve sıkça mizaha konu olmuştu.

Aslında meselenin çıkış noktası herhalde şöyleydi: “Bu zâtı ben tanıyorum ve onun kefiliyim. Lütfen yardımcı ol..” Bu aslında, bir kişiye yapılabilecek yardımın son noktasıdır. Aynı zamanda bu kart, kartı yazan kişinin, kartı yazdığı kişi nezdinde itibârı olup olmadığının bir yoklamasıdır ve önemlidir.

Neyzen merhum, sıkça istismar edilen bu konuyla dalga geçer mahiyette de yazmış olabilir.

*   *   *

Kartvizit, batı dillerine Lâtinceden geçmiş bir kelimedir. Biz Fransızların kullandığı şekliyle almışız: “Carte de visite”. Ziyaret, ziyaretçi kartı anlamında bir tamlama. 1850’lerde Avrupa’da kullanılmaya başlanmış ve Osmanlı’ya gelmesi uzun sürmemiş. Osmanlı, bünyesine kattığı her unsuru, her yeniliği kendi potası içinde yoğurmuş ve ona kendi özünü katmış, giderek millileştirmiştir. Bu konu da öyle olmuş. Geçen zaman içinde kartvizit, hatt sanatının ayrı ve güzel bir kolu olarak gelişmiştir. İnsanlar, kartvizitlerini bir “referans mektubu” bir “sosyal statü bildirisi” olarak değerlendirmişlerdir.

Prof. Dr. M. Zeki Kuşoğlu hoca, geçenlerde, “Osmanlı kartvizitleri” adıyla, kapsamlı ve fevkalâde önemli bir albüm yayınladı. Klâsik Türk Sanatları Vakfı’nın yayını olarak ortaya çıkarılan eser, bizdeki kartvizit gelişmesini düzgün bir sunumla ortaya koymaktadır.[2]

Merhum Ziyâd Ebuzziyâ Bey, Osmanlı’nın son dönemlerinde, 1850’lerden sonra, kartvizitin bizde kazandığı seviyeyi ve önemi, onun hatt sanatı içinde oluşturduğu ayrı ve ilginç şubeyi sohbetlerinde anlatmıştır.[3]

Bayram ziyaretleri eskiden belli bir sisteme göre yapılırdı. Şehirlerde büyükler ilk gün dışarıya çıkmazlar, kendilerinden yaşça ve mevkice daha küçük olan yakınlarının ziyaretlerini beklerlerdi, onları kabul ederlerdi. Bayramın son günü de bu büyükler, kendilerini ziyâret etmiş olanlara bir “iâde ziyâreti” yaparlardı.

Bayramın ilk günü büyükler namazdan ve bayram kahvaltısından sonra, her tarafı temizlenmiş evin selâmlık kısmına bir masa koyarlardı. Masanın üstünde iki çeşit tatlı, bu tatlıyı yemek için bir kaşık kâsesi, kullanılmış kaşıkları koymak için ayrı bir kâse ve antika, sedef kakmalı ahşap bir kutu, bir boş kutu bulundurulurdu. Daire müdürleri için özellikle, bu durum nerdeyse resmi bir formattı.

Gelen ziyâretçi, bayram tebriğinden sonra yerine oturmadan, bu sedef kakmalı kutuya kartvizitini koyar, orada hazır bulundurulan tatlılardan istediğini tabağına alır, kaşık kâsesinden aldığı kaşıkla tatlısını yer ve tabağı-kaşığı tekrar masaya bırakırdı. Daha sonra ev sahibi ile bir kahve içilir ve ziyâret sonlandırılırdı. (Kartviziti olmayanlar küçük bir kağıda adlarını yazıp bırakırlardı).

Bayramın son günü, ziyâret edilen bu büyük zât, bir arabayla –belki bir faytonla- ve yanında bir yardımcıyla iâde ziyâretine çıkar, gelen ziyâretçi kartlarının adreslerine teker teker uğrar, arabadan inmez, yardımcısı onun kartını o aileye ulaştırırdı. Böylece “iade-i ziyâret” yapılmış kabul edilirdi.

Kartvizit, sosyal hayatın hemen her aşamasında önemliydi. Üzerindeki yazı, bilhassa o kişi için özel olarak istif edilmiş “hüsn-i hatt” onun seviyesini gösterirdi. Makamını bildiren bir ibâre, adres, adresteki yer… önemliydi ve kartvizitler bir “tavsiye mektubu, bir bonservis, bir tanıtma aracı” olarak hizmet görürdü. Hanımlar için ayrı ve zarif, hanımca, süslü, havalı istifler yapılırdı. İstifi yapan çoğu kez imzasını atar, bunlar “ketebeli kartlar” olarak daha makbul kabul edilirdi. Öylesine ustaca istif edilmiş, düzenlenmiş kartlar olurdu ki, bunun meraklıları oluşmaya başladı. Değer verilen bir kişinin veya istifi beğenilen bir kart, önemli bir hâtıra olarak saklanırdı ve zaman zaman dost sohbetlerine konu olurdu, çıkarılır gösterilirdi, bir zenginlik olarak bundan gurur duyulurdu.

*   *   *

Türkiye’de rahmetli Özal’ın ülke ekonomisini düzeltmeye çalıştığı ve bankerlerin, Kastelli’lerin piyasayı allak-bullak ettikleri o zor dönemlerde, Türkiye’de işleri zora giren firmalar, özellikle Ortadoğu’ya iş imkânı aramak için gittiler. Gidenlerin çoğu hayal kırıklığı yaşadılar. Dış piyasa ile, oraların ticarî alışkanlıkları ile ilgili bilgileri olmadığı için bir kısmı zor günler yaşadılar, perişan oldular.

Bu gidenlerden biri bir gün, saraya mensup bir prensesin elinde önemli bir iş olduğunu ve yüklenici aradığını duydu. Aracılık eden kişiler bir görüşme günü belirlediler ve müteahhit o gün sarayın kapısına vardı. Görüşme saati epey gecikti, fakat nihâyetinde talepçiyi içeri aldılar. Kabul salonu bembeyazdı. Her şey beyazdı. Tavan, duvarlar, mobilyalar, her şey. Naneli çay ikrâm ettiler. Müteahhitin yanında, prensesin “şiir hocası” olan ve aynı zamanda İngilizce de konuşan, Mısırlı bir zat vardı ve aracı oydu. Aynı zamanda tercümandı.

Yine uzunca bir bekleyiş oldu.

Sonra hizmetçiler onları başka bir odaya, bir salona aldılar. Bu salon da pembeydi. Abartılı şeklide, her şey pembeydi. Perdeler, halı, kapı-pencere, hatta mobilyalar, hatta mobilyaların ayakları ve diğer teferruat. Burada da kahve ikram edildi, “hel’li” bir kahve. (Hel, oralarda çok kullanılan ve makbul sayılan kakule’dir.) Burada da bir süre beklendi ve yemeğini bitiren prenses hazretleri yabancı misafiri çalışma odasına –tercümanla birlikte- çağırdı, kabulü orda yaptı.

25-30 yaş arası genç bir hanımdı. Makyajı biraz abartılıydı, fakat tırnakları çok abartılıydı. Uzun, yasemin bir ağızlığın ucunda ince, zarif bir sigara vardı. Televizyon açıktı ve Mısır menşeli bir dizi oynuyordu. Sesi yüksek değildi ama açıktı.

Masasında, ayaklarını bir yere dayayıp, gözü televizyonda, sigarasını tüttürürken Arapça “buyurun, sizi dinliyorum” dedi. Müteahhit bu işe hem biraz şaştı, hem de hafifçe bozuldu.

Onun elinde bir iş olduğundan, bu işe uygun bir firma aradığından haberi olduğunu anlattı bu Türk, “işte o aranılan ben olabilirim, şartlarınız nedir?” diye sordu.

Kadın, “kendinizi ve imkânlarınızı anlatın” dedi. Gözü TV’de, sigarası elindeydi. Mısırlı hocası utana-sıkıla müteahhide, prensesin söylediklerini tercüme etti. Müteahhit kalktı ve üzerinde, kendi firması için istif edilmiş, altın yaldızlı, sanatlı, tuğralı kartvizitini prensesin masasına bıraktı.

Kadın, göz ucuyla şöyle bir baktı, uzun tırnaklı parmaklarıyla karta uzandı, baktı, baktı… Ve misafirlerine döndü. İlgiyle, kartın üzerindeki istifi çözmeye çalıştı. Televizyona arkasını döndü, sigarasını masaya koydu ve:

– Bu kart sizin mi? diye sordu. Sonra bu hattın istifini siz mi yaptınız? diye sordu.  Hayret, o ilgisiz, şımarık tavırlı hanım, hemen ilgili bir ev sahibesine dönüştü ve sohbet bu noktadan sonra başladı.

İşi-gücü bir kenara bıraktı,

– Onu (yani iş konusunu) nasıl olsa hallederiz, anlamında bir şeyler söyledi ve bu hattın kim tarafından çekildiğini, kendisi için de aynı hattatın bir kart hazırlamasının mümkün olup olmadığını, ne istenirse mürekkep bedeli olarak ödemeye hazır olduğunu… anlattı. Hep hatt ve kart konuşuldu, iş unutuldu ve görüşme sona erdi.

Kartvizit bu defa vazifesini, “işi unutturarak” yerine getirdi, fakat, sanatı takdir edişiyle Türk müteahhidin kanaatini negatiften müsbete çevirmek gibi de bir güzelliği oldu.

*   *   *

Bir Uzakdoğulu, meselâ bir Japon veya Çinli veya bir Koreli size kartını sunarken, behemehal ayağa kalkar, önünü ilikler ve iki eliyle tuttuğu kartı size uzatır. İki eliyle olması önemlidir. Tek eliyle uzatılan kartı sizin almama hakkınız vardır. Bu onların anlayışında normaldir. Sebebini şöyle açıklarlar: Bu kart benim kişiliğimin yazıya dökülmüş hâlidir. Bütün geçmişim, iyisiyle kötüsüyle bu kartta toplanmıştır. Dolayısıyla ben bu kartı size sunmakla kişiliğimi, haysiyetimi, geçmişimi, ortaya koyuyorum, çünkü size itimat ediyorum, demektir ve bu sebeple saygıyla, dikkatle, ihtiramla sunulması gerekir, mecburiyettir.

*   *   *

Devrin İmar ve iskân Bakanı o makama yeni atanmıştı. Müsteşarı telefon etti ve ülkenin konut envanteriyle ilgili, şu fakirden bir rapor talep etti. O dönem, bu raporu hazırlayacak bir masada oturuyorduk. Memnun olduk, bu ilgiden heyecan duyduk. Meseleyi ciddiye aldık ve güncel rakamlarla, net, dürüst bir rapor hazırladık. Âdettendir, böyle bir rapor talebinde dosyaya iki rapor konulur. Biri tek veya en çok iki sayfalık, özetin özeti bir rapor, ikincisi ise konuya açıklık getirebilecek, 25-30 sayfalık, orta boy bir rapor. Birinci rapor bakan beye sunulur ve gerek görürse, daha çok bilgi talep ederse ikincisi arzedilir.

Öyle yaptık ve bu rapor dosyalarını sunmak üzere Bakan Bey’in makamına ulaştık. Yeni atandığı için tebrik ziyaretleri olanca hızıyla devam ediyordu. Onbeş kişilik bir tebrik heyetiyle birlikte bizi de içeri aldı. Halk ile içli-dışlı, samimî sözlerle hasbihâli uzun sürdü. Sıra bize gelince, meslekten bir kişi olmasının da verdiği bir güvenle kendimizi tanıttık, kartımızı sunduk ve rapor ile ilgili birkaç açıklayıcı lâf etmek istedik.

– Ben okurum, sen merak etme, dedi, dosyayı masasına şöyle bir attı, belli ki yemeğini yeni yemişti, diliyle dudaklarını temizledi ve bizim sunduğumuz kartviziti, kürdan gibi kullanıp dişlerini kurcalamaya başladı.

– Ne var bu dosyalarda, bir-iki cümleyle özetle bakalım, dedi.

– Efendim talimatınızla hazırlanmış bir dosyadır. Okuyunca anlayacaksınız… dedik ve ayağa kalktık, makamdan uzaklaştık. Bu, resmi bir protesto idi.

Uzakdoğulu kartvizite öyle bakarken, Ortadoğulu, yani memleketimin bir bakanı böyle bakıyor ve değerlendiriyordu.

Demek istediğimiz şudur ki, kartvizit her iklimde aynı etkiyi göstermiyor, yâni son zamanlarda böyle. Eskiden böyle değildi. M. Zeki Kuşhan hocanın ciddi emekle hazırladığı albüm böyle söylüyor. Bu açıdan “Osmanlı Kartvizitleri” albümü, kaybolan bir değerimizi günümüze taşıdığı için daha da önem kazanıyor.

Not: Yazıda kullanılan kartvizit örnekleri, sözü edilen albümden, Prof. Dr. M. Zeki Kuşoğlu hocanın “Osmanlı Kartvizitleri” adlı eserinden alınmıştır. Kendilerine teşekkür ederiz.

 

 


[1] Bu hâdiseyi Prof. M. Zeki Kuşoğlu, Kapalıçarşı’da adını tesbit edemediği bir beyden dinlediğini söyler. (Osmanlı Kartvizitleri. Klasik Türk Sanatları Vakfı Yay. 2019).

[2] Osmanlı Kartvizitleri, M. zeki Kuşoğlu, Oğuzhan Kuşoğlu. Klasik Türk Sanatları Vakfı Yay., İst. 2019.

[3] Ziyad Ebuzziya’dan nakleden M. Zeki Kuşoğlu. Sohbetlerinden.

Düzenleme : 09 Eylül 2019 14:39 Okunma : 6935
Foto galeri