Çürüksu Çeşmeleri | Karamandan.com - | Karaman Haber

Çürüksu Çeşmeleri | Karamandan.com - | Karaman Haber

13 Kasım 2019 Çarşamba
Çürüksu Çeşmeleri

Su, bir zamanlar en aziz nimet bilinirdi.

Bir zamanlar Karaman’da çeşmeler vardı. Bir kısmına “sağsu çeşmesi” denirdi. Kaynağından çıktığı gibi çeşmeye gelirdi. Şehir halkı ona ayrı, ama çok ayrı bir değer verir, saygı gösterirdi. Hamur onunla yoğurulur, çaya, çorbaya ve sofraya buyur edilirdi. Lezzetli, duru, aziz bir varlıktı. Lâle Köyü’nden gelirdi. Bir naz, bir edâ ile gelirdi ve ekmek ile birlikte ailenin, aile fertlerinden önce gelen bereketleriydi.

Bir de “çürüksu çeşmeleri” vardı. Onlar daha boldu ve oldukça hor kullanılırdı. Çürüksu çeşmelerinin kurnaları yoktu. Bir borudan veya oluk misali bir yarım borudan gece-gündüz serâzat akardı. Çıkardığı ses sokağın musîkisi olurdu. Bir yalağa gece-gündüz durmadan akar, yalaktan sonra sokağın ortasındaki küçük dereden şehri seyrâna çıkardı. Nereye gittiği belli olmazdı. Evlerin önündeki, el kadar bahçeyi onlar bereketlendirir, maydanozu, tereyi, soğanı, ıspanağı, kadife çiçeklerini, hatmileri besler, doyurur, andezitli taşlığı onlar sulardı. Taşın üstüne yayılınca bahçeyi bir tabiat kokusu kaplar, evin içine dolar, mütevâzi ailenin mutluluk sebebi olurdu. Çamaşırlar onunla “yunurdu.” Meşe külü ile birleşince bütün “çürüklüğünü kaybeder, kaputbezinden dikilmiş göynekleri, donları, çakşır ve çamaşırları” sakız gibi yapar, ağartır, temizler, paklar, işini bitirdikten sonra, sokaktaki küçük dereye, öteki yarısına karışır, onlarla birlikte bilinmez düdenlere doğru akar giderdi. 

Şimdi ne “çürüksu çeşmeleri” var, ne de “sağsu çeşmeleri”.. Anam gibi, babam gibi, birçok sevdiklerim gibi kaybolup gittiler. Bizim kuşaktan sonra onların varlığını kimse hatırlamayacak ve “nisyan ile malûl” olacaklar…

Karaman kültürünün önemli bir bölümünü teşkil ederdi su. Türkülerinde, şiirlerinde, masallarında sık yeralırdı. 

“Karaman’ın altyanı dere” diye başlayan oynak türküye, rahmetli Bekir Sıtkı yine aynı coşkulu mısralarıyla tempo tutardı:

“Eminem çeşme başında 
Çekişi-çekişivermiş
Goncaları ak döşünde
Tokuşu-tokuşuvermiş”

Arkasından:

“O, çeşmeye gelir, sabrım son hadde
Cilve kitabına sığmaz bu madde
Bir kırık testiyi yarım saatte
Doldurur salanlı-sallanı kâfir”

diye devam ederdi.
Allah rahmet eylesin.
Hem sevgili Bekir Sıtkı’ya, hem o çeşmelere, sulara, sebillere…

*     *     *

Kültürümüzde kadîm zamanlardan gelen ve Şâmânlık ile ilgi kuran bâzı âdetler vardır. Varlıklarıyla, insan hayatında özel yerleri olan “hârikalar”, bazan bir ulu çınar, bir zeytin ağacı, bir ardıç, bazan yaşlı bir meşe, (Karaman’daki Kütüklü Parkı hatırlayın) yüce bir dağ, bir su kaynağı veya dere veya nehir veya bir ören kutsiyet kazanır, oralara ziyaret yapılır, çevresinde dönülür, ziyaretin kabul edilmesi niyâzıyla çaput bağlanır, âriyet bırakılırdı. Bu “dedeler”le ilgi kuran efsaneler, masallar düzülürdü.

Moğolistan’da, Uzak Asya’da bu hâlet el’ân devam etmektedir. Hattâ azalsa bile Türkiye’nin birçok bölgesinde de bu çizgi sürmektedir.

*    *    *

Ankara’dan Eskişehir’e giderken, Sivrihisar dönemecine gelmeden sağa bir yol döner. Hz. Yunus Emre ile Mıhalıçcık adlarının yazdığı levhanın işaretleri izlenince yol daralır, dağlara doğru kıvrılarak, kıvranarak sürer. Sağda ve solda Eskişehir Ovası’nın artık yükselen ve dağlaşan bölümleri kalmıştır. İğdecik ve Karakaya’dan sonra hafif bir yükseltiden Hz. Yunus Emre’nin makamının bulunduğu iddia edilen vâdi görülür. Bir mübârek ve güzel vâdidir. Porsuk Nehri’ni geçen yol dağlara sarmadan Mihalıçcık’a uğrar.

Ve sürer. Eski adı Yaruklu, şimdilerde değişikliğe uğrayıp Ilıcalar olan köye varmak için dağ yollarını aşmak gerekir. Köye varmak da aslında yetmez. Köyden birkaç fersah ötede, adı bugün de Ilıcalar olan bölgeye Eskişehirliler eskiden çok itibar gösterirlerdi. Çünkü burada adı “Dede Su” ya veya “Dede Suyu”na çıkmış, olağanüstü vasıfları olan bir su vardı ve bu “dede su” Eskişehir halkıyla birlikte, bilen ve talepte bulunan herkese şifâlar sunmaktaydı. Sadece şifâ değil, düş dünyaları, efsaneler sunmaktaydı. Zaman içinde dünyanın meşakkati çoğaldı, meşguliyetler arttı, insanlar daha kolay ulaşılabilecek başka ilgi alanları buldular ve Ilıcalar eski adıyla Yaruklu suları şöhretini kaybetti, suratını astı, küstü, beklemeye geçti.

*     *     *

Tepelerde, bir vâdinin başladığı yerde, bu ulu suyun çevresinde odalar yapılmış. Çadır konumunda, fazla özenli olmayan, bir kapısı-penceresi, bir de ocağı olan, yarı taş yarı kil odalara, millet karyolasını yanında sürüyüp getirmesin diye, tahtadan çakma karyolalar konulmuş. Herkes örtüsünü, battaniyesini, kap-kacağını, kaşığını kendi getirmek zorundadır. Çevreden sağlayacağı odunlar ile ocağını yakanlar, tencerelerini kaynatabilirler. Tüplerle satılan sıvı gazlar ortaya çıkınca bu konu kolaylaştı. Kamp yerinin demirbaşları vardı. Yaşlı, sekiz on söğüt, gece-gündüz, insanlara su sunan şirin bir pınar, munis bir kara köpek ve milletin hizmetine koşmaya çalışan bir bekçi. Arazinin sekiz-on metre alçak olan yerine, harçsız taş duvardan hamam yapılmış. Holün kapısı yok. Oradan sağa ve sola iki hamam odasına geçiliyor. Sağ oda hanımlar hamamı, soldaki odada iki havuz bulunuyor ve şifalı “dede suya” burada girilebiliyor.

Havuzlar su ile doluysa normal boyda bir insanın göğüslerine kadar geliyor. Kudretten sıcak sular bunlar. Birinin suyu daha az sıcak, daha serin ve bu havuz nazlı değil. Fakat daha sıcak olan diğer havuz tekin değil. Girmeden bakılınca, duru, dipten kaynayan, dibinde yuvarlanmış, insanın ayağına batmayan çakıllar, kum taşları görülebiliyor. Suya girmeden önce, daha kıdemli olan ziyaretçiler, bir vazifeyi yerine getirme ciddiyetiyle, yeni geleni ikaz ediyorlar: “Bu havuz tekinsiz” diyorlar. “Cünüp isen girme, abdestini öteki havuzda al, sonra buraya gir. Gönlünden her türlü vesveseyi çıkar, ciddi ol. Okuyarak yaklaş suya. Şifayı yukarıdan dile, bundan sadece vasıta olmasını talep et. Ve niyetine iyi şeyler al. Dudakların kıpır kıpır ederken gir. Eğer böyle davranır böyle girersen havuzun suyu bulanmaz, duru kalır. Bu, senin buradan şifa bulacağını, niyetinin olacağını ve senin iyi insan olduğunu gösterir. Su bulanırsa, bil ki sen de bulanık bir insansın. Tekrar tekrar denemelisin ve kendini arıtmalısın.”

Suyu bulandıranın zararı o esnada orada, yani havuzda bulunan diğer insanları da elbette etkiliyor ve “bu dikkatsiz ziyaretçi” uyarılıyor. Çıkıp tekrar girmesi isteniyor. Çoğu havuzu terk ediyor. O kişinin veya kişilerin ayrılmasıyla su, kısa sürede duruluyor ve dipten kaynayan kabarcıklar, kabarcıklardan gelen hafif kükürt kokusu tekrar hissedilmeye başlıyor.

Hamamda ışık, elektrik yoktu on beş yıl evvelinde. Evlerde de yoktu. Yani odalarda. Yakılan tüplü lâmbalar veya ocaktaki odun ateşi aydınlatırdı odaları, Hamam bölümü, akşam karanlığı ile birlikte karanlığa ve esrarengiz bir havaya bürünürdü. İçerde kimse olmadığından kaynayan suyun etrafa yaydığı sıcak su buharı ve beraberindeki mineral kokuları vâdinin üst kısımlarına doğru yayılır, odalardaki yanan odunun ve dumanın kokusuna karışır, rahatsız edici değil, aksine oraya şifâ aramaya gelenlere ümit ve sır dağıtırdı. 

Ziyaretçiler, gece söğüdün altında şarıldayan pınarın yakınında bazen toplanır, gündüzki hamamın sohbetini, dedikodusunu yaparlardı. Arada-sırada ve akşam üstleri satıcılar, çerçiler, eşekli manavlar, ekmek dağıtıcılar gelirdi. Millet ihtiyacını onlardan görür, arabası olanlar Mihalıçcık’ı tercih ederlerdi. Oraya gelenlerin çoğu elbette yabancıydı. Sorkun’dan gelen ekmek saclarından herkes sanki almak zorundaydı. Herkes birbirine över, teşvik eder, kilden yapılmış iki santim kalınlıktaki yuvarlak ekmek pişirilen “toprak saç” mutlaka aldırılırdı. Onunla beraber, topraktan güveç tenceresi de eşyaya eklenirdi.

*     *     *

Fısıltı veya söylenti halk içinde daima en etkili yayılma aracı olmuştur. Yaruklu’nun bu “küsen, kırılan, incinen, azarlayan dede suyu” o kadar ünlüydü ki gerçekte olandan daha fazla ve farklı tevatürler Anadolu’nun uzak köşelerinde bile ilgiyle dinlenir, merak edilirdi. Bu çeşit söylentileri “iptidai ve hurafe” düşünce kabul eden bazı okur-yazar takımından kişiler bile, eşten-dosttan habersiz buraya kaçamak bir ziyaret yapar, meraklarını tatmin ederlerdi. Onlar, odalarda kalmaz, ya getirdikleri çadırlarda sabahlar, sadece suya girerler,yemek ve tuvalet için ilçeye inerlerdi. 

*     *     *

Yakın zamanlarda, 2006 yılında buraları ziyarete gidenler terkedilmiş küçük bir obayla karşılaştılar. Toprak sıvalı evlerin kapıları açıktı. Ocaklar sönmüş, pencereleri camsızdı. Söğütlerin yarıları kurumuş, pınarın suyu yarı-yarıya azalmıştı. Pınarın, içine döküldüğü beton gerizin her tarafı yosunla yeşermişti. Bir gözü mavi, öteki elâ olan kara köpek ve geveze bekçi orada değillerdi.

Hamamların çatıları yarı-yarıya çöküktü. Havuzun, havuzların nazlı, nazenin suları pırıl pırıldı ve artık periler yıkanıyordu. Onlar temiz ve iyi niyetli olduklarından havuzların suyu berraktı ve kaynıyordu. Annesini daha önce oraya bir ümitle şifalandırmaya getirenlerden biri, hayalinde ve oracıkta, kızkardeşinin annesini yıkamasını, onu dertlerinden, ağrılarından arındırmasını seyretti. Dakikalarca durdu, hüzünlendi, yandı. Sonra, bacısıyla birlikte, zor yürüyen anasının koluna girdi, onu bir kuş gibi uçurup, o garip odalardan birine, üstüne iki battaniye serilmiş tahta karyolaya yatırıp, ocağı canlandırdı.

*     *     *

Bir zamanlar bölgenin mülkiyeti Sazak ailesine ait iken, bu ailenin arazileri ve hamamları yöre halkına bağışlaması ile köylülerin eline geçti. Bazan köy, bazan bir müstecir, bazan bir kooperatif burayı çalıştırmaya çalıştı. 

Oraların daha önceki hallerini bilip de bugünkü acıklı duruma şahit olanlar, daha önce gönüllerinde biraz da şüphe ile gezdirdikleri “suyun hikmeti”ne şimdi inanır oldular. Demek ki, gerçekten iyi niyetle ve ihlasla yaklaşılmıyorsa bu sular insanı “çarpıyor” perişan ediyor. Hiçbir şey olmasa bile kendini kapatıp, nimetini saklıyor.

*     *     *

Ulupınar, Uludere, Dedesuyu, Gökhavut… diye devam eden ve marifetleriyle insanları hayran bırakan birçok yer var memleketimizde. Göksu Vâdisi’nin Karaman’a yakın bölümünde, Yerköprü’deki Karasu, bu şifâlı menzillerin ününü hak etmiş “dedelerinden” birisidir. Bakımsız olduğu nisbette makbul bilinir, kabul edilir. Bazan kadınlar ve çocuklar girer bu tabii havuza ve çalılarla çevrelenmiş yolun başına nöbetçiler konur. “Aile var âbi” ile yolu kesilenler, kenarda oturup beklerler. Geç vakit erkeklere sıra gelir ve kendi halindeki soğuk suya, kimi peştamal, kimi şort, kimi de iç donuyla girer, önce irkilir, sonra alışır ve tüm dertlerini orada bırakıp, âriyet olarak da gül çalısına bir bez bağlayıp veda ederler. Bu durum devam etmektedir.

Karasu daha sonra Göksu’ya doğru harekete geçer, yarpuzların, su terelerinin ve yaban asmaların arasından süzülüp, şelâle olup, ana nehrin üzerine dökülür.

Ve sırlarıyla birlikte Akdeniz’e doğru yola çıkar…

 

Düzenleme : 25 Eylül 2019 15:41 Okunma : 2435