Çamurlu Kavşakta Bir Cuma Vakti | Karamandan.com - Karaman Haber

Çamurlu Kavşakta Bir Cuma Vakti | Karamandan.com - Karaman Haber

22 Eylül 2020 Salı
Çamurlu Kavşakta Bir Cuma Vakti

Kuala Lumpur (Malezya)

Tecrübeli rehberimiz Kuala Lumpur’un Malay dilindeki mânâsını uzunca anlattı. Birçok nehrin buluşup bir delta yaparak denize döküldüğü yerde kurulmuş bu başkent. “Nehirlerin Buluştuğu ve Denize Döküldüğü Çamurlu Başkent” imiş esas anlamı. Onu kısaltmışlar ve bu son şekli vermişler, “Kuala Lumpur” demişler. Malezya’nın payitahtından söz ediyoruz.

_________o________

Malezya ve Kuala Lumpur’dan evvel gezilen Tayland’dan ve onun başşehri Bangkok’tan bahsetmenin daha uygun olacağını düşündük. Çünkü seyahat esnasında Uzakdoğu’da ilk ayak basılan yer burası oldu.

Uzakdoğu bütün esrarı ve ihtişamı ile elbette onbeş-yirmi günde kendisini kimseye açık etmez. Biz, kıyıdan-köşeden tesbit edebildiğimiz notları bu sohbete konu edelim diye düşündük.

Bir seyahat sohbetidir; eksiği ve kusuru çoktur. Ve bu kusur bize ve bilgi kaynaklarımıza aittir..

*    *    *

Ülkede ilk dikkat çeken görüntüler, 10 katlı, hâttâ daha büyük koca koca yapıların bütün cephesini kaplayan kral posterleri oldu. Bunu bütün seyahat boyunca ve her şehirde, şehrin her yerinde görmek, bu görüntülere alışık olmayanları şaşırttı. Aşırı büyüklükteki bu resimler, Malezyalılar için pek olağan görüntülermiş.

Kral, buranın halkı için her şeyden önce geliyor. Hâttâ Budha’dan bile önce. Krala nerdeyse tapınma derecesinde saygı duyuluyor ve bu gösteriliyor.

Bir önceki kral 66 yıl hükümran olmuş. 22 yaşında kral olmuş ve 88 yaşında vefat etmiş. Gürültüsüz, itirazsız ve onları pek memnun eder tarzda ülkesini yönetmiş. Yakın bir zamanda da vefat etmiş. Malezyalılar bir yıl boyunca onun yasını tutmuşlar.

Yoksul babası ve halkını seven bir azizmiş.

Sevginin ölçüsünü anlatırken meseleye yabancı olanların inanmakta zorluk çekecekleri sahnelerden bahsediyorlar. Onun geçtiği yollara yığılan halk, onu görünce o mertebe heyecana kapılıyorlarmış ki, kortejin geçişi esnasında secdeye kapanıyor, çoğu zaman bayılıyorlarmış. Ölenler oluyormuş. Kendini kaybedenlerin sayısı bazan tevatür ölçülere geliyormuş ve kortejin sonuna cankurtaran araçları ekleniyormuş, daima. Bu iş için eğitilmiş sağlık uzmanları, ellerinde, sırtlarında taşıdıkları amonyaklı apareyler ile bayılanları, fenalık geçirenleri ayıltıyorlarmış.

Meselenin boyutunu bilmeyen bir İngiliz turist, densizlik etmiş ve kralın şehirdeki posterlerinden birine elindeki keçeli kalemle saç, sakal-bıyık gözlük çizerek sözde dalga geçmeye kalkmış. Hemen yakalayıp hapse atmışlar. Bu sene on beşinci hapis senesiymiş. Ne zaman çıkacağı belli değilmiş. Onu affettirmek için İngiliz devleti bütün diplomatik yolları denemiş ve sonuç alamamış.

Ondan sonra kral olan oğlu, babasının karizmasını henüz yakalayabilmiş değil. Yeni kralın okur-yazar bir aydın olduğu söyleniyor. Geçmişindeki playboy (çapkın) günleri bilindiği için böyle olduğunu söylediler. Onun da posterleri aynı görkemle şehirleri süslemeye devam ediyor. Kraliyet, İngiltere’de olduğu gibi bir temsil makamı olarak kabul ediliyor.

Kraldan sonra saygı sırasında Budha var. Budizmi Malaylar bir din olarak değerlendirmiyorlar. Bir inanç silsilesi, bir felsefe olarak kabul ediliyor Budizm. Üçüncü sıradaki değerleri ise “aile mefhumu”.

Şunu hatırlamak gerekiyor: 70 milyondan fazla olan nüfusun % 53’ü Malay ve Müslüman. Sünni itikadındalar. Budha’ya iman edenlerin nisbeti % 17. Hintliler ise % 7’lik bir dilimdeler. Fakat genelde bütün Uzakdoğu’da kendini ağırlıkla hissettiren Budizm, burada da diğer inanışlardan daha çok göz önünde ve görülen durumda. Ülkede 3 binden fazla Budist tapınağı mevcut. Her binanın önünde, küçük-büyük fark etmiyor, bir küçük şâle, minyatür bir kulübe ve saygı noktası elbette bu sayının dışında.

Bu arada Taoistler de nüfusun belli bir kısmını teşkil ediyorlar. Hıristiyanlar elbette burada da mevcut. Fakat onların da görünürde fazla resimleri yok.

Ülke, ünlü “Baharat Yolu”nun üzerinde olduğu için halk, çeşitli etnik gruplardan teşekkül etmiş. Çinliler ve Hintliler baskın görünüyorlar. Bu iki grup ülkenin ekonomisine de hâkimler

Malezya, iki büyük parçadan teşekkül ediyor. Büyük bölüm Asya’da, anakaraya bağlı, diğer bölümü ise Borneo adasında bulunuyor. Bunlardan başka 18 binden fazla ada da ülke sınırları içindedir.

Endonezya, Vietnam, Tayland ve Singapur, Malezya’nın komşularıdır.

Biyolojik çeşitlilik, tahmin edilebileceği gibi müthiş bir zenginliktedir. Gerek bitki, gerekse hayvan varlığı masallarda anlatılanlar gibidir. Doğunun ve Ekvatorun bütün hayvanları, kimi sınırlandırılmış (hayvanat bahçelerinde) kimi, bütün ülkeyi örten orman şartları içinde özgür dolaşıyorlar. Filden başlayan, timsahla devam eden bütün türler burada ziyaretçileri selâmlıyorlar. Ülkenin 2/3’ü ormandır. Zengin bir akarsu varlığı mevcuttur.

Bangkok, nüfusun önemli bir bölümünü (1/10) teşkil eden insan kalabalığı ile rengârenk bir doğu başkentidir. İyisiyle-kötüsüyle, inanılması güç bir çeşitliliğe sahiptir. Bütün bunlara rağmen, ilginçtir, yoğun yerleşimler ile geleneksel doku yan yana ve birbirleriyle çekişmeden hayatlarını sürdürüyorlar. Yüksek binaların gölgelediği alanlarda bahçeli, ağaçlı, asmalı, sulu eski mahalleler ilginç çelişkiler sunuyorlar.

Bangkok, “Melekler Şehri” demekmiş Malay dilinde. Bu şekilde anılan örnekleri dünyanın çeşitli bölgelerinde de görmek mümkün. Meselâ Los Angeles de “Melekler Şehri”dir, Manila da.

Çalışma saatlerini kısa tutmuşlar. Çünkü ortalık çok sıcak ve rutubet % 80’in üstünde seyrediyor. Muson yağmurları başlangıcında başlıyor ve uzun sürüyor. Herkesin elinde bir şemsiye var. Veya plastik yağmurluk burada her yerlinin elinde mevcut.

Bizim orada bulunduğumuz zaman “ıslanma ve ıslatma” şenliğinin vaktiymiş. Herkesin elinde bir su tabancası ve karşılarında kim varsa, yaşına, cinsiyetine, milliyetine bakmadan suyu sıkıyorlar. Islananın kızmaya asla hakkı bulunmuyor. Çünkü bu bir gelenek ve onlar geleneklerine fazlaca bağlılar. “Yahu, ben yabancıyım, etmeyin” diyemiyorsunuz. O halde elinizde bir şemsiye veya sırtınızda bir yağmurluk taşımak durumundasınız. Bazan işin ölçüsünü kaçırıyorlarmış, suyu kovalarla veya itfaiye hortumlarıyla sıkıyorlarmış insanın üstüne. Biz buna denk gelmedik.

Bu âdetin çıkış sebebi, kirlenmiş Budha heykellerinin, yılın ilk ayında temizlenmesi, yıkanması âdetiymiş. Hâdise bugüne gelince bu hâli almış.

Trafikleri, İngiltere’de olduğu gibi soldan akıyor. Onlar, doğru trafiğin böyle olduğunu kabul ediyorlar. Kendilerine zarif bir açıklama bulmuşlar. Napolyon demiş ki “kılıç sağ elde ve sol el atın yelesinde olmadıkça zafer kazanılmaz. Yani, hareket ve yol soldan başlamalı.” Böyle açıkladılar. Trafiğe riayet elbette Hindistan’dan daha iyi, ama büyük şehirlerin merkezleri dışında bazan çizgiyi aşıyorlar.

En büyük problemleri, komşuları Burma ile olan ilişkileri. Tek düşmanları onlar. Bütün dünya Müslümanları ile birlikte bizi de çok rahatsız eden, etmekte devam eden, “Arakan Müslümanlarının” maruz kaldıkları insanlık dışı muameleyi çâresizce onlar da izliyorlar. Bütün bu hâdiseler onların sınırında cereyan ediyor.

*    *    *

Şöyle ilginç bir tespit var: Malezya’da idam cezası var ve uygulanıyor. Daha önce infazı kurşuna dizerek yapıyorlarmış. Fakat mahkum çok defa tek kurşunla ölmüyormuş. O zaman ikinci, üçüncü, beşinci kurşunları da sıkmak gerekiyormuş. Çünkü çabuk ölmesi gerekiyormuş, fazla işkence çekmesin diye. Fakat bu takdirde de mahkumun cesedi bozuluyor, deforme oluyormuş. Bozulmaması gerekiyormuş. Onlar reenkarnosyana inandıkları için, tekrar dirildikleri zaman aynı cesedi kullanacağı düşünülerek buna dikkat ediyorlarmış. İşbu sebeple, kurşuna dizmekten, isabetli bir kararla vazgeçmişler. Artık cesedi fazla deforme etmeyen “zehirli iğnelerle” bu işi hallediyorlarmış ve bu daha insanî, daha dinî imiş.

9 sayısını kutsal biliyorlar. Bu sayıya garip bir saygıları var. Her vesileyle bunu gösteriyorlar.

Müslümanlar buraya 14. yy.’da geldiler. 1400-1511 yılları arasında burada hüküm süren Malakka Sultanlığı, bölgede kurulan ilk İslâm devletidir. İslâmiyet bundan sonra bölgenin dilini ve kültürünün diğer şubelerini etkilemeye başladı. Fakat, İslâm emperyalist düşünmediği için, daha sonra buralara gelen emperyalistler, Portekiz ve Hollandalılar, bölgenin başta ekonomisine ve her şeyine hakim oldular. Adalardan birini (Penang) İngilizler, temsilcileri bir Hint şirketine tahsis ettiler ve bölgeye yerleştiler. Ve bu büyük coğrafyadaki hakimiyetlerini başlattılar. Hintlileri ve Çinlileri buralara dağıtıp, varlıklarını pekiştirdiler.

Japonlar, ülkeyi yönetenlerle oldukça kârlı bir alış-veriş yapmışlar. Şu anda şehirlerarası kara ulaşımını sağlayan muntazam oto-yollarını Japonlar, ücret almadan yapmışlar ve Malaylara bağışlamışlar. Fakta bunun karşılığında onlardan bir söz almışlar. Bu yollarda seyreden bütün otoları Japonlardan almak üzere ahitleşmişler. Şu anda ülkede motorlu araçların nerdeyse tamamına yakını Japon markalarıdır. Dünyanın başka yerlerinde görülmeyen Japon markaları burada seyir halindeler. Sadece buraya mahsus üretilmiş markalar var ve çok pahalı değiller.

*    *    *

Singapur, doğudaki Amerika veya daha gelişmiş İsviçre olarak değerlendiriliyor. Bir şehir veya ada devleti olarak, çok önemli ekonomik bir varlık ortaya koymaktadır. Hiçbir sınaî ve ziraî üretimi olmayan eski bir balıkçı adasının bu formu kazanması mucizedir. Görmeyenlerin inanması zor olan bir disiplin ve nizam ile varlığını, saat düzeni içinde tıkır tıkır yürütmektedir.

Değil kapalı bir yerde, sokakta ve açık havada bile sigara içmek kesinlikle yasak olan bu ülke, gümrüklerde en çok sakız araştırması yapmaktadır. Sakız Singapur’un önemli yasaklarından biridir. Yüksek sesle konuşmak, taşkınlık yapmak, polise küçük bir itiraz, kuralların dışına çıkmak veya teşebbüs etmek hemen sınır dışı edilmeyle ve yüksek meblağlı cezalarla tecziye edilmektedir.

Doğunun bu ekonomik devi, gelirini sadece teknik bilgi (know-how) ve finansal merkez vasfıyla, turizmle sağlamaktadır. Müthiş pahalı bir ülkedir.

Fakat, gece saat ondan sonra, bir saat süren bir su, ışık, müzik, renk gösterisi var ki, insan sanki dünyasını değiştiriyor. Tevatür zengin ve müthiş bu gösteriyi, sâdece bu gösteriyi izlemeye gelen turlarla birlikte, körfezde oturup “temâşâ eyledik.”

Servet değerinde paralarla satılan markalar, bilhassa hanım çantası ve mücevhercilerin önündeki uzun, ama çok uzun kuyruklar, bizim gibi taşralıların inanmakta zorlandığı görüntülerdi. Bunları satan aşırı büyük mağazaların önündeki bu kuyrukları, özel güvenlik teşkilatları marifetiyle yönetiyorlar. Gruplar halinde içeriye alıyorlar insanları, sayarak. Oto-parka araç kabul eder gibi. Bekleyişler bazan saatler alabiliyor. Ama şikâyet eden de olmuyor. Alışık olmadığımız ve kendimize izah edemeyeceğimiz görüntülerdi.

*    *    *

Hong Kong, yakın bir geçmişte, İngiliz’den Çin’e geçen, yine şehir devletlerinden biridir ve Singapur’un özelliklerine ve şartlarına, hâttâ biraz daha abartılı olarak sahip olan ülkedir.

Hong Kong İngilizlerden Çin’e devredilirken, Çin’in yönetiminden rahatsız olacaklarını düşünen Çinli zenginlerin çoğu işlerini Kanada’ya taşıdılar. Vancouver’de, altlarındaki Masserati’lerle egzos patlatarak ana caddelerde makas atan genç playboyların, bu zengin Çinlilerin olduğunu söylediğinde, oğluma, meseleyi izam edip-etmediğini sormaya çekinmiştim. Etmemiş. Zengin Çinli, hasretini daha liberal ve müsamahakâr Kanada’da gideriyordu.

*    *    *

Pukhet, Pataya gibi adalar, kendilerini tamamen zengin turistlere teslim etmiş durumdalar. Her türlü tatmini, ücret karşılığında talepçisine sunan merkezler olmuşlar. Özellikle Pattaya’da, sanatçılarının tamamı, kadınlaştırılmış erkeklerden oluşan gösteriler, gazinolar, lokantalar, kulüpler fazla miktarda mevcut ve o nisbette de talepçisi, müşterisi var..

*    *    *

Seyahatin sonuna doğru tempo yavaşladı ve sohbet için daha fazla zaman teşekkül etmeye başladı. Son durak Kuala Lumpur’da, şehre ayak basmadan, bu Müslüman ülkenin ramazan âdetlerini anlattılar. Malezyalıların iftar ziyareti vermek gibi bir âdetleri yokmuş. Ramazan ayı boyunca dışarıda, ortalıkta az görünürler, orucu evlerinde aile efradıyla yaşarlarmış. Sonrasında ise, yani bayram ve ertesinde, bazan günlerce devam eden birbirlerine yemek ikramı başlar ve sürüp gidermiş. Bazan bir ayı bulurmuş bu şölen ve ikram mevsimi. Böyle anlattılar.

Çoğunluk sokakta doyuruyor karnını. Seyyar tezgâhlar pratik, ucuz ve lezzetli. Eğer temizlik konusunda fazla hassasiyetiniz yoksa, tamamen tuza bulanmış koca bir okyanus balığını kağıt tabağa koyup, küçük bir ücret karşılığında, bir kenarda, sokakta, karnınızı doyurabiliyorsunuz. Bizim Eminönü balıkçılarının benzeri.

Herkese farklı bilgiler veriliyor Türkiye’de. Uzakdoğu denilince sâdece böcek, yılan, maymun, kaplumbağa, kedi, köpek vs. gibi şeyleri yol üstü tezgâhlarda görürsünüz ve onları iştahla yiyenlere rastlarsınız diye. Böyle bir şey yok. varsa bile onları herhalde yıldızlı lüks lokantalar, özel siparişler üzerine hazırlıyormuş.

*    *    *

Bizim seyahat plânlamamızda Kuala Lumpur’un (yani fakir ve eşi için) ayrı anlamı ve programı vardı. Cuma günüydü, hava sıcaktı ve rutubet öyle noktadaydı ki, havayı avuçlayıp sıksanız bir avuç suyunuz oluyordu.

Elimizdeki şehir haritası düzgün tanzim edilmişti. En yakın camiyi işaretledik ve yürüdük.

Gölgeleri takibederek, yanılmadan yürüdük. Trafik düzgün, kalabalık dikkatliydi. Yol uzundu. Fakat Sultan Abdüsselâm Camisi’nin önündeki sebilde limonata sunuluyordu ve ücretsizdi. Başındaki bekçi yalvarır gibi size sunuyor ve ikramı karşısında dualar derliyordu. Her zaman böyleymiş. Büyük birçok fıçıda serinletilmiş limonatayı cemaat doyuncaya kadar içebiliyordu.

Ulu Cami plan şemasına sahip cami, uzunlamasına, yani uzun kenarında mihrabı olan bir mimarî düzendeydi. Tek katlıydı ve bütün nisbetler insan ölçüsünde tutulmuştu. Dekorasyon olabildiğince sâde, fakat o nisbette de etkileyiciydi. Kapalı bölümün böyle küçük tutulmasına rağmen, gölgelendirilmiş açık havada namaz bölümleri, bir namazgâh düşüncesiyle tanzim edilmişti.

Ulu Cami plan düzeni uzunlamasına geliştirilir. Yani saflar uzunlamasına düzenlenir. İlk safların bereketinden daha çok mümin istifâde etsin diye. Ecdat böyle düşünmüş. Burada da aynı düşünce hakimdi.

Hoca, hususi kisvesi içindeydi. Ve alçak kürsüsünü, kıble duvarının dibine değil, cemaatin ortasına kurdurmuştu. Namaz vakti gelince onu kenara çektiklerinde kürsünün taşınabilir olduğunu anladık.

İmam, senaryosunu kendinin hazırlayıp sunumunu kendisinin yaptığı bir vaaz irâd ediyordu. Elbette kendi dilinde konuşuyordu. Fakat, gerçekten, cemaati heyecana sevkeden, fevkalâde tabiî bir hal içre idi. Bazan gülüyor (gülümsemeden daha fazla), bazan kızıyor, bağırıyor (Allah’u âlem) cemaatini ikaz ediyordu. Cemaatin çoğunluğunu gençler teşkil etmişti. Yaşlılar kürsüye yakındı. Özel takke benzeri bir başlık yoktu başlarında, fakat sokakta da giydikleri kalpağa benzeyen, biraz fesi de andıran, onların her zaman kullandıkları başlıkları başlarındaydı ve secdeye mani değildi.

Vaaz, namaz vaktine kadar devam etti. Cemaat fevkalâde dikkatli ve heyecanlıydı. Vaiz gülünce onlar da gülüyordu. Sesini yükseltince, başlarını öne eğip suçlu çocuğun tavrını alıyorlardı. Birbirlerine karşı hürmetkârdılar. Havalandırma kusursuz çalışıyordu.

Vaizin konuşması esnasında el-kol hareketleri, bazan ayağa kalkışı, bazan ağlayışı ve sesini konuşmanın gidişatına göre ayarlaması şaşırtıcıydı ve Müslümanlar bu konuşmadan râzı idiler, görünüş buydu.

Namaz vaktine yakın, genç bir adamın kolunda, gözlüklerinden âmâ olduğu anlaşılan bir hâfız, mihrabın yakınına getirildi ve orada dinlendirildi.

Sonra işaret geldi. Yani caminin saati namaz vaktini küçük bir çınlamayla bildirdi.

Âmâ hâfız milleti sünnete dâvet etti. Sünnet sonrası okuduğu salat’ı şerifelerden sonra ayağa kalktı ve dahili ezanı okudu. Kendi âdetleri gereğince, abartısız, asla teganniye kaçmayan bir tavırla vazifesini yaptı ve oturdu.

Mimberdeki hoca, vaaz eden hocaydı. Allah’u âlem, vaaz esnasındaki konuya devam etti. Çünkü okuduğu âyetler yine aynı mealde olan surelerden seçilmişti. Uzun bir hutbeydi. Yine kendi dillerindeydi.

Hutbenin sonunda “Allah indinde tek dinin İslâm” olduğunu beyan etti ve indi.

Ve mihraba geçip uzun kıratlarla farzı kıldırdı.

Cemaatin sayısı ve namaza nisbeti heyecan vericiydi. Sonra tebrikleşmeler oldu ve herkes işine-gücüne döndü.

“Çamurlu Kavşak”ta unutulmaz bir Cuma vaktiydi.

*    *    *

Benim aziz biraderim ve adaşım (Kâmil Berse) lûtfetti ve Kuala Lumpur’daki Büyükelçimizden ve onun muhterem babasından bizim için bir görüşme sağladı.

Bu görüşme de yaşadığımız çok önemli bir hâdiseydi.

Büyükelçimiz Merve Kavakçı hanımefendiyi Türkiye çok öncelerden tanımaktaydı. Milletvekili seçildiği halde, sâdece başı örtülü olduğu için bu hakkı gaspedilen, sessiz, sâkin bir genç hanımdı, o zamanki verdiği izlenim böyleydi. Biz de öyle bildik ve gördük. Fakat (eskilerin tabiriyle) yüzyüze (rû-be rû) yani daha yakın plandan tanıyınca meselenin derinliğini fark ettik. Bu Müslüman ülkede gerçekten düzgün ve lâyıkıyle temsil edildiğimizi, biraz da mahcup olarak tesbit etmiş olduk. Mahcubiyetimiz bu tanışmanın neden bu kadar geç olduğu üzerineydi.

Bu genç Büyükelçi, Müslüman bir Türk hanımının, diplomaside de hangi mertebede bir çizgi yakalayabileceğini gösteren mükemmel bir örnektir. Samimi sohbetlerinde bile konuşma esnasında seçtiği kelimeler ve kurduğu cümlelerden itibaren, yabancı misyon şefleriyle görüşürken gösterdiği dirâyet ve seviyeden, gerçekten tarifsiz hazlar duyduk. Makam aracıyla birlikte yaptığımız kısa seyahat ve bu esnada şahit olduğumuz diyaloglar, bu fakîr ve eşinin unutamayacağı hatıraları arasına kaydedildi.

Mükemmel yetişmiş, yetiştirilmiş, bizim düşüncelerimizde boyut kazanmış bir diplomatla böyle tanıştık.

Ve Yusuf Ziya hocamız. Bu muhterem zat, kırk yıldır tanışan ve kırk yıldır görüşemeyen dostların sıcaklığı içinde, huzurunda bizi karşıladı, ağırladı ve sohbetine dahil etti. Bu arada Kâmil Bey kardeşimizin ve Nazif Gürdoğan hocamızın şahsında bütün “Dersaadet”lilere muhabbetlerini ve selâmlarını torbamıza ve gönlümüze doldurarak, yani azığımızla yolcu etti bizleri.

Mevlâ daim vâr etsin onları…

Kâmil Uğurlu

Düzenleme : 13 Aralık 2019 11:34 Okunma : 1949