Bataklıkta biten ak zambak | Karamandan.com - | Karaman Haber

Bataklıkta biten ak zambak | Karamandan.com - | Karaman Haber

13 Kasım 2019 Çarşamba
Bataklıkta biten ak zambak

HELSİNKİ (FİNLANDİYA)
Kâmil UĞURLU

Baltık denizi, Avrupa kıtasının kuzeyinde ve Skandinav devletlerinin altında kalmış bir iç denizdir. Kuzey Denizi’yle bağlantılıdır ve bu bağlantının kapısında Danimarka çıkıntısı vardır.

Bu iç denizi çevreleyen topraklarda önemli yükseltiler yoktur. Deniz seviyesindeki geniş alanlar, bataklıklarla çevriliymiş bir zamanlar. Uzmanların tesbitine göre bu alanlar hâlâ bir oluşum içindedir. Milât öncesi zamanlarda, şimdi üzerinde yaşanılan topraklar, denizin 150 m. altında imiş. Yine bir uzman tesbiti; her 100 yılda buralar 50 cm. yükselmekte ve bu durum el’an devam etmektedir.

Her coğrafyanın kendi halkını nasıl şekillendirdiğini elle tutulur şekilde tesbit edebilmek için buraları görmek, bir süreliğine de olsa buralarda yaşamak gerekiyor.

Finlandiya, Baltık ülkeleri inde hakikaten çok özel yeri olan bir ülke olarak öne çıkıyor.

*    *    *

600 yıl boyunca, bölgenin baskın halkı İsveç’in yönetiminde yaşayan Finliler, bu dönemde çok eziyet çektiler. İsveç halkı ve yasaları onları küçümsedi, dillerini ve kültürlerini ilkel buldu. Ve kendi dili, parası, yasası ile onları eritmeye çalıştı. İsveç kültürünü bu küçük ülkede baskıcı bir tutumla benimsetmeye çalıştı.

1809 yılında bir değişiklik oldu. Rusya’nın egemenliğine geçtiler. Özel bir konum kazandılar. Özel yasalarla yönetilen bir Prenslik oldular. Sanılanın aksine, Finliler İsveç’ten kurtulduklarına şükrettiler, Ruslara fazla direnmediler. Hatta onları kendilerine yardımcı oluyor hissettiler. Çünkü ilk defa kendi yasaları teşekkül ediyordu. Yasama ve yürütme organları kendilerinden teşkil ediliyordu. Ve bu kurumlar sosyal ve ekonomik konularda karar alma yetkisine sahipti. Rus imparatorunun vekili olarak bir general vali vardı ve Helsinki’de oturuyordu.

Ülkede nüfusu oluşturan Fin ve İsveç asıllılar için bu yeni dönem, ilk defa karşılaştıkları bir durum olduğu için alışılması zor bir süreçti. Psikolojik hazırlıkları yoktu. Altı asır boyunca kendilerini İsveç’in bir parçası olarak gören halk, aidiyet ve kimlik konusunda zorluklar yaşadılar. Milli şuur denilen bir kavramı unutmuşlardı. Aklı başında Finlilerden biri, adı Adolf İvar Arvidsson olan bir lider; “Ey millet, biz İsveç’li değiliz. Rus olmak da istemiyoruz. O halde gelin biz Finli olalım, Fin olalım.” Dedi ve bu konu ona benzeyen bir avuç insan tarafından yayılmaya başlandı.

Zorlu bir süreç oldu. 1800’lü yılların ilk yarısında, Finlilerin kurucu ve kurtarıcı liderleri Johan Vilhem Snelmann’ın gayreti, ama olağanüstü gayreti ve Fin halkının da ona inanmasıyla bir mucize teşekkül etti.

Bugün onun, Helsinki’nin merkezinde bir anıtı ve heykeli var. Fin Milli Bankasının önünde. Onu geçmişiyle birlikte tanımayanlar için heykel, kara-kuru, uzun boylu, hatta şekilsiz, ortalama bir Finliyi gösterir. Halbuki o bir olağanüstü liderdir. Sadece milletinin sağduyusuna olan inancı ve güçlü imanıyla gerçek bir mucizeyi ortaya çıkaran kişidir.

Bugünkü Finlandiya’yı gerçek yerine oturtabilmek için eski Finlandiya’yı bilmek gerekir.

*    *    *

Finlandiya, Avrupa’nın kuzey ucunda, Baltık Denizi’ne ayağını uzatmış, sırtına sert bir iklimi çekmiş, üstünden uzun süre kar kürkünü çıkarmayan bir ülkedir. Güneş buralara küskün gibidir. Ay ise hiç yüzünü göstermez. Devamlı kurşun renkli, kurşun gibi bulutlar ve her daim yağmur sınırında titreyip duran bir hava, buraların alışılmışıdır. Baharın sonunda bile soğuk ve titreten hava, bazan yaz başında, Ağustos’ta gelen kış dönemiyle milletin üstüne çöker. Toprak diye bir şey çoğu yerlerde yoktur. İsveçlilerin dalga geçmek için buldukları “Şeytan Şekerlemeleri”ne hakikaten benzeyen kayalıklar ve devamlı bataklıklar. Deniz karanlık ve her zaman hırçındır. Az ötede Kuzey Buz Denizi. Ovalar tamamen bataklık durumundadır. Doğal kaynak yoktur. Bu şartlarda tarım ve çiftçilik elbette olacak şey değildir.

Finlilerin yerli dillerinde ülkelerinin adı Suomi’dir. Suo; “bataklık yer” demektir, anlamı budur.

*    *    *

19. yy. ikinci yarısında Rusya’da, Petersburg’da bir adam ortaya çıktı. Bir Ortodoks papazı olan Grigoriy Petrov, Rus halkını tembel, sarhoş ve başıboş durumdan rahatsız oldu ve durumdan kendine vazife çıkardı. Dürüst bir adamdı ve doğru söylüyordu. Etkiliydi. Bazan kilisenin de yanlışlarını açıkça söylediği için onu aforoz ettiler ve sürdüler. O da Finlandiya’ya gitti.

G. Petrov, halkına bir küçük komşu ülkenin, Rusya’nın eyaleti olan bataklık, bereketsiz, berbat bir ülke halkının “inanarak ve çalışarak” gerçekleştirdikleri bir mucizeyi anlattı. İmanın, inanmanın gücünü vaaz etti. Fin halkına derin hayranlığı vardı. Ve onları, hayran olunacak bir tarz ve üslupla Ruslara anlattı. Bunu bir kitap şekline koydu ve yayımladı.[1] Devamlı konuştu ve devamlı Finlandiya’yı anlattı.

Kitap, Mustafa Kemal Atatürk döneminde onun eline geçti. Bulgarcadan tercüme edilen ve adı “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” olan kitabı okuduğunda Atatürk, bu destansı başarıya hayran oldu ve kitabın çoğaltılarak dağıtılmasını, öncelikle ve özellikle okulların ve hele askerî okulların müfredatına dahil edilmesini istedi. Öğrenciler, ülkelerindeki hayatı yenileştirmek ve yeniden inşa etmek için bu kitabı okumalıydılar.

O vakitler kitap öylesine ilgi ile karşılandı ki “Hz. Kur’an’ı Kerim’den sonra en çok okunan kitap” haline geldi.[2]

*    *    *

Size Helsinki’yi, Finlandiya’nın payitahtını anlatmadan, ülke ile ilgili güncel bazı notları sunmalıyız:

  • Devlet bütçesinin her yıl % 50’sini (bazan daha fazlasını) eğitime ayıran başka ülke bulunmuyor. Bu sebeple okuma-yazma bilmeyen yok.
  • Nüfusları 5 milyon 400 bin + 1 kişi. O bir kişi Noel Baba imiş. Onlar Noel Baba’yı Finli biliyorlar.
  • Yıllık geliri (kişi başına milli gelirleri) 45.000 U.S.D.
  • 1918’de girdikleri Rus egemenliğinden, Rusya’nın dağılmasıyla çıktılar, tam bağımsız oldular.
  • Halk Hıristiyan, Luteryen. Nüfusun %12’si ateist. (Binde sıfır dördü Müslüman) Kazan Tatarları Müslüman nüfusu oluşturuyor. Sayılarının az olmasına rağmen bu kesim, yani Müslüman Tatarlar en saygın kesimi oluşturuyorlar. Üst bürokratlar, hukuk, ticaret onların çoğunlukla bulundukları yerler. Saygı görüyorlar. Bir camileri var. (Cami o kadar temiz ve bakımlı ki, daha mükemmelini düşünmek zor)
  • 200 milletvekilleri var. Üçte birinden fazlası (79’u) kadın. Altı partiden oluşan koalisyonlarla yönetiliyorlar ve bu durum senelerdir devam ediyor.
  • Eski alışkanlıkları alkolden kurtulmaya çalışıyorlar. Yüksek vergi koymuşlar, tüketim düşmüş.
  • Tabiatın değerini biliyorlar. Yaban kazları, tavuk sürüleri gibi parklarda serbestçe geziniyorlar. Bazen yola çıkıyorlar ve trafik onları bekliyor.
  • Bizim adına “sauna” dediğimiz Fin Hamamı o kadar yaygın ki, bir buçuk kişiye bir sauna isabet ediyor. Memleket soğuk, ne yapalım diyorlar. Ayrıca, kanlarındaki alkolün de atılması gerekiyor.
  • İki büyük besteci var, yaşadıkları sürece yedi büyük senfoni besteleyebilen. Bunlardan biri Beethoven, diğeri Sibelius. Sibelius Finli. Onun Deniz Kızı adlı senfonisi, nerdeyse milli marş gibi sık çalınıyor ve her dönemeçte insanların karşısına çıkıyor. Onun yaptığı, 200 borudan oluşan, sınıfının en büyüğü olan org burada bulunuyor.
  • Resmi dilleri Fince ve İsveç dili. Bu iki dili öğrenen ve vasıflı olan kişileri vatandaşlığa alabiliyorlar. İşsizlik parasına râzı olan, tembel ve kas gücüne dayananlara itibar etmiyorlar.
  • Nüfus çoğalmıyor. Aksine azalıyor. Yıllık nüfus artışı binde sıfır dört.

*    *    *

Helsinki, kanaatimizce mimarlığa ve şehir estetiğine dikkat eden ve meseleyi abartmadan uygulayan, muhafaza eden ve durumun farkında olan Avrupa kıtasındaki en önemli merkezdir. Her kültürün kendi mekânlarını inşa etmesi bir kural ise bunu Helsinki mükemmel bir şekilde sağlamış durumdadır. Dinî, resmî ve sivil yapılaşma konusunda sanki her taş, her tuğla ölçülerek, düşünülerek konulmuş gibi bir intiba veriyor insana. Tesadüfe ve gelişigüzele hiç yer verilmemiş. Ciddi, namuslu ve titiz bir ressam gibi, yapı ustası her noktasıyla ilgilenmiş şehrin. Cephelerde genel hatlar, Hıristiyan Avrupa’sı hatlarına uygun. Fakat bütün ayrıntılardan, gereksiz ve göz boyayıcı teferruattan arındırılmış yapılar, seyredenlere önemli bir şehir mimarisi ve organizasyonuyla karış karşıya olduklarını hissettiriyor.

İmar uygulamalarında da elbette doğruyu yapmışlar. Eski şehri, “tek taş bir yüzüğü korur” gibi gözetmişler, iyileştirmişler, temizlemişler ve muhafaza etmişler. Yeni şehri ise yeni anlayışlara ve ihtiyaçlara açmışlar. Ve mimarlara, kendilerini ifade edebilmeleri için fırsat tanımışlar. Mimarlık alanında ünlü çok mimarları var.

Merkezde Senato Meydanı, Şehir Meclisi Binası, Başkanlık Sarayı, Stadyum, Opera Binası, Parlamento yapıları ilk bakışta sanki Avrupa’daki benzerlerinden farklı değillermiş gibi görünmüyorlar. Fakat, dikkatli gözler birçok farkı tesbit edebiliyor.

Sibelius adına tanzim edilen parkın girişine, bu büyük besteci için o meşhur orglarının bir heykelini ve kendisini koymuşlar. Göz alabildiğine dalgalanan yeşillik denizinde her ağaç, her çalı, olması gereken yerde duruyor.

Bir büyük mağara girişine inşa edilen kilise, mağarayı mâbede dönüştürürken hârika bir proje çalışmasını ortaya koyuyor.

Çevre her zaman sâkin ve ağırbaşlı ve abartısız.

Evlerin pencereleri, uzun ve karanlık gecelerin ve güneşsiz günlerin getirdiği zorlukları hafifletecek tarzda inşa edilmiş. Eskiden bu pencerelerin önüne, sokağı aydınlatması için mumlar yakıp bırakırlarmış. Genellikle kapalı mekânlarda yaşamaya mecbur olan halk, buna uygun çalışma alanlarına yönelmişler. Masa başı teknolojisinde ve zanaatlarında uzmanlaşmışlar.

Fin mimarlığında Avrupa’da Birinci Yeniler’in başını çeken ünlü mimar Alvar Aalto’nun eserleri, birer mücevher gibi korunuyor Helsinki’de. Daha önce denizden rahat görülebilen ve şehrin silüetinde hârika bir motif olan ünlü kilisenin önüne, onun görüntüsünü kesen modern bir ofis binası yapmaya kalkınca, bütün şehir halkı, hatta bütün ülke halkı bu inşaata karşı çıkmışlar. Fakat mimarın ünü ve Belediye Başkanının yakın dostu olması, kayırılması sebebiyle, bu projeye mâni olunamamış. İlgililer tebessümle bu olayı anlatıyorlar ve bazı netâmeli âdetlerin, her şeye rağmen önüne geçilemediğini söylüyorlar. Halk, intikam olsun diye, kilisenin adını değiştirip “Çalınan kilise”ye çevirmişler. Sitemlerini ebedi kılmışlar.

Demek ki bu durum, insanın olduğu her yerde olabiliyormuş.

Her şehrin bir efsanesi, bazan birçok efsanesi vardır. Merkezdeki çeşmenin adı “Aşk Çeşmesi” Marifeti ise şöyle: Buradan ağız dolusu su alınmalı ve bu dolu ağızla üç defa “Rakasta” denilmeliymiş. Çocuğu olmayanın çocuğu olur, eşinin nezdinde itibarı olmayanın itibarı çok olurmuş.

Helsinki’de dağ-taş çiçek…

Kıyıya, iskele meydanına kurulan Pazar yerindekiler çoğunlukla kadın ve sattıkları çoğunlukla amber, yani kehribar. Hamı, işlenmişi, gerçeği ve sahtesi. Ve deniz kıyılarında halı yıkama yerleri olduğu gibi duruyor. Elbette artık kullanılmıyor.

*    *    *

El sanatları merkezinde sergilenen ve Aksel Galen adındaki ressamın yaptığı tablo, Fin milletinin tevâzu sebebiyle gizlemeye çalıştığı gururlarını resmediyor. Adı “Kallela – İlk Ders” olan ve 1889’da yapılan tabloda fakir bir balıkçının evi resmediliyor. Yaşlı bir adam, belki bir dede, balık ağı tamir ediyor. Altı-yedi yaşlarındaki minik kız torun, harfleri zor seçerek, belki kekeleyerek, heceleyerek dedesine kitap okuyor. Üzerinde incecik, fakir bir entari var. Dede de fakir giyimli, sakallı, fakat kararlı, ciddi, ilgili bir dinleyici. Evde sadece ikisi var. Ailenin diğer fertleri dışarıda ve bataklığı kurutmak için, sepetlerine doldurdukları balçıkları “şeytan şekerlemeleri” denilen kayaların üzerine bıkmadan, usanmadan, sabırla dökmeye çalışmaktalar. Ki, daha sonra ekmekleri olacak tarlaları teşkil edebilsinler…

“Vatan”a kolay sahip olunamıyor. Onu hak etmek gerekiyor. Gerektiğinde kan, can ve her zaman ter dökmek gerekiyor… Bu dünyanın ve tarihin her yerinde böyle… Bunu, bittecrübe, en iyi bilen millet biziz.

*    *    *

Finlandiya, her bölgesiyle özel bir ülkedir. Oraları, sadece turist gözüyle değil de, ibret ve gönül gözüyle görmek insanı heyecanlandırıyor.

Ve biraz da hüzünlendiriyor vesselâm…

 


[1] Beyaz Zambaklar Ülkesinde. Grigoriy S. Petrov. Rusçadan Çev: Elnur Osmanov, Koridor Yay., İst., 2016.

[2] Bütün olumsuz şartlara rağmen, yoksulluk, verimsizlik, imkânsızlık ve elverişsizli tabiat şartlarına rağmen, bir avuç aydının önderliğinde, askerlerin, din adamlarının, öğrencilerin, hoca ve ticaret erbabının, her meslekten insanın omuz omuza bir dayanışma sergileyerek ve gönüllerine vatan sevgisi ve imanını koyarak nasıl büyük bir aşkla çalıştıklarını, bütün insanlığa örnek olacak tarzda bir çabayla “Bataklık Ülkesi” Finlandiya’yı “Dünyanın Yaşanabilecek En Güzel ve Rahat Ülkesi” haline getirdiklerini anlatır bu kitap. Harika bir eserdir. Gençliğimizde birkaç defa okumuş ve sevmiştik. Bu yaşımızda bile bize ilham vermeye devam ediyor.

Düzenleme : 15 Ekim 2019 12:48 Okunma : 1034
Foto galeri