Adı Şehirlerle Anılanlar Ve Adını Şehre Verenler | Karamandan.com - | Karaman Haber

Adı Şehirlerle Anılanlar Ve Adını Şehre Verenler | Karamandan.com - | Karaman Haber

13 Kasım 2019 Çarşamba
Adı Şehirlerle Anılanlar Ve Adını Şehre Verenler

Adı Şehirlerle Anılanlar Ve Adını Şehre Verenler.

Kâmil UĞURLU

Ne güzel âdettir; biz yaşadığımız mekânları, o mekânlarda yaşayıp da insanlara “hayırlı” olan kişileri yüceltmek, anmak ve o şehri övmek, şereflendirmek için onun adıyla anmışız. Şems’i Tebrizî (Tebrizli Şems), Sadrüddin’i Konevî (Konyalı Sadreddin), Ahmed Hûlûsi Dârendevî (Darendeli Ahmed Hulusi), Erzurumî, Bursevî, Ankaravî, Birgivî, Uşşakî, Gönenî, Kazerunî, Gülşehrî, Tantavî vb. Yan yana gelen bu iki isimden bazan biri, bazan diğeri birbirini yed’miş, halk hâfızası onları ayrılmayacak şekilde birleştirmiş, gönlüne yerleştirmiştir.

Bazan bunun farklı bir tezahürüne de rastlanır. Şehirler o hayırlı kişilerle anılırken, adını, yaşadığı, nefes aldığı şehre verenler de vardır. İslâmın yaşandığı başka yerlerde örnekleri varmıdır bilemiyoruz, fakat, Hz. Hâce Ahmed Yesevî bu ululardan biridir. Belki de tek örneğidir. Önce o da doğduğu şehir Yesi ile anılmış, zaman içinde, sıfatı ismi olmuş, ama pâye olan kelime yaşadığı şehre şeref verir olmuştur. Hz.Yesevî’yi Türkler, “Hz. Pir’î Türkistanî (Türkistan’ın Pirî) diye anmayı âdet haline getirince, yaşadığı ve “hayır” inşa ettiği şehir, onun adıyla, sıfatıyla anılır olmuştur. Bugün onun yaşadığı ve hâlen dinlenmeye vardığı şehir “Türkistan” adıyla anılmakta, bilinmektedir. (Çimkent, oraya sonradan yapıştırılan bir isimdir).

Şehir isimlerinde şahıs ismi kullanılması konusunda batı kültüründe uygulanan durum tamamen farklıdır. Oralarda şehirlere isim olarak bazan Hıristiyan azizlerinin adı verilmiştir. Veya hükümdarların veya hüküm sürenlerin, şerrinden korkulanların. St. Petersburg (Aziz Peter’in Kalesi), Stalingrad (Stalin’in Şehri), San Francisco (Aziz Francis), San Diego (Aziz Diego), Sao Polo (Aziz Paulus), Alexandrapolis (İskender’in Şehri) gibi.

Bizde uygulanan şekil ayrıdır. Şehirleri okşayan, ululayan, mübârek insanların adıyla o şehirleri şereflendiren bir kabul söz konusudur.

*   *   *

Üsküdar’dan Çamlıca, Ümraniye cihetine gidenler, Ümraniye’ye varmadan bir tünele girerler. İyi tanzim edilmiş, kısa bir tüneldir. Girişindeki levhada bu tünelin adı “Tantavî Tüneli” olarak yazılıdır.

Tanta, Mısır’da (daha sonra arzedilecek) küçük, fakat meşhur bir merkezin, bir yerleşimin adıdır. Ve “Tantavî” adı, Türkiye’de birkaç yerde daha görülmektedir. Meselâ Konya’da daha önce tütün, bazan tahıl deposu, bazan askere yatakhane olarak hizmet veren ve tarihİ çok da eski olmayan bir hanın adı “Tantavî Hanı”dır.

Merhume Sâmiha Ayverdi’nin “Kimdi şu Tantavî” adlı bir makalesi vardır ve bu kişinin, yani Tantavî’nin ve onun hatırasının, hayatına akseden tarafını anlatır. Ailece zaman zaman uğradıkları bir mesireye “Tantavî Bahçesi” denildiğini, severek, haz duyarak dinlendikleri güzel bir yer olduğunu anlatır.

Ayverdi sohbetini şöyle geliştirir:

“O zamanlarda Çamlıca mesirelerinden biri sayılan Tantâvî’nin Bahçesi’ne gitmek de ihmal edilmezdi. Bu gezintilere benim de iştirakim olurdu. Artık pek de çocuk sayılmadığım senelerde, istesem gitmeyebilirdim, ama bu tenhâ bahçe hoşuma gider ve orada yapılan bir ikindi kahvaltısını pek kaçırmak istemediğim için, âdeta seve seve giderdim.

Tantâvî’nin Bahçesi, her isteyenin gidebildiği bir yer de değildi. Ana yoldan bahçeyi ayıran duvarda bir demir kapısı vardı. O kapının iç tarafında, bahçenin kapısında da devamlı oturan bekçi bulunurdu.

Her isteyene açılmayan bu kapı, bize karşı hiçbir gün kapalı olmamıştı. Öyle ki, bekçi bizi görür görmez hemen kilidi açarak, çoluk çocuk hepimizi içeri buyur ederdi. Bu yakınlığın sebebi, adamcağızın avucuna sıkıştırılan üç beş kuruş bahşiş olamazdı. Belki de akla en yakın olanı, biz gittikten sonra arkamızda çer çöp bırakmadığımız ve ağaçlan koparmak gibi zararlar vermediğimizi bilmiş olmasından kaynaklanıyordu.

Bu geniş bahçenin bir de arka tarafta bağ kısmı mevcut idi ki, biz o ekili, bakımlı, meyvalı ve sebzeli kısma asla geçmezdik. Esasen, kendimize ait olmayan herhangi bir yere, değil adım atmak, orayı gözlemek bile alışkanlıklarımızdan değildi. Bekçilerin müdahale ve ikazına dahî lüzum görmeden bu işi, bir tabiat itiyadı olarak yapmakta bulunduğumuz için, Tantâvî’nin koruyucuları bizden hoşnut, hatta dost olmuşlardı.

Ortada çözemediğimiz bir meçhul mevcuttu: Kimdi şu Tantâvi? Buna kimsenin cevap vermediğini biliyorduk. Ama, bizce mühim olan, kim olursa olsun, buraya sanki kendi bahçemizcesine, istediğimiz zamanlar gelip hoş vakit geçirebildiğimiz keyfiyeti idi.

Sohbet böyle bir girişten sonra devam ediyordu. Ve bir hikmetle sona eriyordu.

Sâmiha Anne’nin sohbetindeki bu Tantâvî, bize Arabistan’da sevgili dostlarımız Tülây ve İbrahim Numan ile geçirdiğimiz uzun çalışma günlerimizi hatırlatırdı. Gece geç vakit, başında Mısırlı hocaların giydikleri sarık ile kara kuru fakat canlı ve çok güzel konuşan bir hatip, televizyonun en uzun programına başlardı. Kendisine yazılı olarak sorulan soruları cevap­landırır, ara-sıra şakalar yapar, konuşması uzadıkça uzardı.

Tantâvî Hoca denirdi. Ertesi günü, fetvaları konuşulur, yaptığı şakayı kim nasıl anladı görüşmeleri yapılırdı.   

Sâmiha Ayverdi merhumun sohbette sözünü ettikleri Tantâvi elbette bu zat değildi. Fakat günün birinde (Allah-û âlem) Çamlıca’daki bahçenin sahibi Tantâvî, Konya’nın bir köşesinde karşımıza çıktı.

Konya’da istasyon civarında, biraz önce sözünü ettiğimiz metruk bir depo binası vardır. Bundan takriben yüz sene evvel yapılmış, mimari eser hüviyeti olmayan, senelerdir boş duran taş bir yapıdır. Adına Tantâvî Ambarı denilmektedir.

Bu ambarı yaptıran kişi ile rahmetli Sâmiha Ayverdi’nin Tantâvi’si acaba aynı kişi midir ?

Araştırmanın sonucu şöyledir:

Tanta, Mısır’da bir şehir adıdır. Dini eğitim verilen önemli merkezlerden biridir. Bütün müslüman ülkelerden Kahire’deki Cami-ül Ezher’e olduğu kadar buraya da talebeler gelmektedir.

Nazilli müftüsünün oğlu Hafız Ragıp Efendi de Tanta Şehrine Kur’an-ı Kerim ve Şer’i ilimler öğrenmek için gitmiştir. Genç, yakışıklı ve zengin bir delikanlıdır.

Gitmiş ve dönmüştür. Başarılı bir tahsil sonunda, sadece ülkemizde değil, Kur’an-ı Kerimi dünyada en iyi okuyan kişilerden biri olmuştur. Şöhreti dünyayı sarmıştır.

Yurda döndükten bir süre sonra, Balıkesir mebusu ve âyân meclisi ikinci reisi Abdülâziz Mecdi Efendinin kızıyla evlenmiştir.

Abdülâziz Mecdi Efendi, gününün önemli isimlerinden biridir. Bir ara Sultan Abdülhâmid ile aralarında bir dargınlık yaşanmış ve bir süre dinlenmesi için Sultan onu Konya’ya yollamıştır. Abdülâziz Mecdi Efendi bütün ailesiyle birlikte, oğullan, kızları ve damatları ile İstanbul’u terkedip Konya’ya gelmiştir. Bu geçici bir sürgündür. Ve tekrar geri dönülecektir.

Kayınpeder Abdülâziz Mecdi Efendi, divan sahibi, şair bir zattır. Türbe civarında, Hz. Pir’e yakın, geniş bir ev bulunmuş ve ailesiyle birlikte oraya yerleşmiştir. Bu arada zahire borsasında da resmi bir vazife yapmaktadır.

Konya’ya geldikten sonra, o sıralar Konya’da bulunan ilim ve sanat dünyasının önemli isimlerinden Sivaslı Ali Kemali Hoca, Ayaşlı Şakir ve Sıtkı Dede ile dostluk kurmuştur. Damatlardan Hafız Ragıp Efendi’den halk “Tantâvi Ragıp Efendi” olarak bahsetmektedir. Kayınpederi ile Konya’da bulunduğu zaman içinde Kapı Camiinde hocalık yapmakta, aynı zamanda talebe yetiştirmektedir.

Talebelerini seçerek almaktadır. Herkes ona talebe olmak istemekte, fakat o en kabiliyetlileri seçmektedir. Talebelerinin her biri, daha sonra konularında devirlerinin önemli isimleri olmuşlardır. Bunlardan birini Konyalılar yakından tanırlar : Kadrî Şeyhzade Hafız Ali Efendi.

Hafız Tantâvî Ragıp Efendi bir cuma günü hutbe için mimbere çıkmıştır. Cuma hutbesi okumaktadır. Hutbe o kadar etkileyicidir ki, kimse nefes almadan hocayı dinlemektedir. Heyecan ve coşku öyle bir noktaya gelmiştir ki, kendinden geçerek, “Allah, Allah” diyenlerin sedaları Konya semalarını doldurmaktadır.

Hutbe sonunda Tantavî de bayılmıştır. Mimber merdivenlerine düşmüş, orada hareketsiz kalmıştır.

O gün onu evine kucakta taşımışlar. Baygınlığı birkaç gün devam etmiş.

O gün camide, cemaat içinde bulunanlar, “Hoca hutbeyi tamamlayamadı. Nazar oldu, göz değdi ve bayıldı. Eğer bayılmamış olsaydı, o gün o camide bulunanların tamamının kalpleri buna dayanamayacak ve pek çok ölen ve bayılanlar olacaktı” demişlerdir.

Tantâvî Ragıp Efendi, hatırlı ve zengin kayınpederinden başka, baba tarafından da varlıklıdır. İstanbul’daki önemli gayrimenkullerinden sonra, Konya’daki ikâmeti ona buğday ticaretini de öğretmiş, İzmir’de İncir Çarşısında bir büro almış, Konya ile bağım ticaret alanında da devam ettirmiştir.

Konya’daki ambar bu yıllarda ve bu işler için yapılmıştır. Tarih 1903 tür.

Tantâvî Ragıp Efendi’yi tanıyanlar onu, “orta boylu, penbe gül renkli nur yüzlü, gayet temiz giyinen, titiz ve nezih bir zat” olarak anlatırlar.

1920 yılında 45 yaşında İzmir’de vefat ettiğinde arkasında birçok seçkin talebe, iyi bir isim ve başta İstanbul olmak üzere Konya ve İzmir’de birçok gayrimenkul bırakmıştır.

Sâmiha Anne’nin Tantâvî’sinin bu hafız Ragıp Efendi olması muhtemeldir. Çünki Ragıp Efendi’nin vârisleri, O’nun Çamlıca’da önemli malvarlığı olduğunu söylemektedirler. 

*   *   *

Her köşesini, her noktasını sırlı bir hikmetle dokuyan bu mübârek millete aşk olsun. Şehirleri isimlerle anar, isimleri şehirlerle anar ve her meseleyi hayra yormak üzere vesileler arar, ne güzel..

Hamdolsun..

Kâmil Uğurlu

Düzenleme : 19 Eylül 2019 16:20 Okunma : 2323