Toplumsallaşma, Kadın Ve Fitne   | Karamandan.com - Karaman Haber

 Toplumsallaşma, Kadın Ve Fitne   | Karamandan.com - Karaman Haber

06 Temmuz 2020 Pazartesi
 Toplumsallaşma, Kadın Ve Fitne  

Birey bütün bir hayatı boyunca toplumla içiçe yaşar ve topluma kazandırdığı veyahut da toplumdan etkilendiği hususlar neticesinde kişiliğini şekillendirir. Toplumsallaşma,  bireyin içinde bulunduğu topluma bir şeyler verebilmesi, bir şeyler katabilmesi; ya da kendisini geliştirebilmek için topluma açılması şeklinde tarif edilebilir. Neticede toplumsallaşma devam hareket eden bir harekettir. Toplumun bireye yüklediği yahut bireyin yüklendiği rol, bireyin yapısına uygun olmalıdır. Şayet verilen ya da üstlenilen rol bireyin yapısı ile uyuşmayacak, bireyin fıtratına uymayacak olursa toplumsallaşma sürecinde toplumun tamamını etkileyecek bir krizin zuhuru teşekkül etmesi muhtemeldir. 

Birey çağın getirileri karşısında konumunu ayarlayabilir, kendisini çağa uygun olarak pekala yenileyebilir. Çağın gerisinde kalmak, toplumunda bir nevi dışında kalmak demektir. Ancak burada ince bir çizgi vardır ki bu çizginin mevcudiyeti gözardı edilecek olursa, birey çağa uymak amacıyla fıtratından da uzaklaşma, kendisinin taşıyamayacağı rolleri üstlenme gibi hatalara düşer. Bu ince çizgi ise yaratılışın getirmiş olduğu huduttur. Örnek vermek gerekirse; sosyalleşme ve çağdaşlaşma adına ev kadınlığının asalaklık, anneliğin değersiz bir yatırım sayılması, nihayetinde kadınları “sosyal olmak” amacıyla evin dışına atacak ve neyi, niçin yaptığını dahi bilmeden hareket edecek, daima annelik ve ev hanımlığını çağrıştıran ortamlardan kaçacaktır. Annelikten kaçmak için kreşlerde öğretmenlik; ev hanımlığından kaçıp ofislerde bir emrin altında çalışacaklardır. Böylece bir paradoksa düşecekler ve toplumsallaşmanın yüklediği rolleri ya da kendilerinin üstlendikleri görevleri yanlış yorumlayıp içinden çıkılmaz bir paradoksa düşeceklerdir. 

Kadının toplumsallaşma sorunu sadece içinde yaşadığımız asrın problemi değildir. Bu sorun kadının tarih boyunca nasıl yorumlandığı ile daima gündeme getirilmiş ve her çağda canlı tutulmuştur. Asırlarca savaş ve güç, hakimiyet ve çarpışma ikileminde yaşayan insanlık, bu olgular neticesinde ataerkil bir yapıya sahip olmuş ve çoğunlukla kadını ikinci plana itmiş hatta çoğu zaman kadını insan statüsünde dahi değerlendirmemiştir. İslamiyetin getirmiş olduğu öğreti ile birlikte kadın hak ettiği konuma yükselmiştir. İslamiyet’in kadın ile hiçbir sorunu olmamıştır. Hayatın her alanında kadına yüklenilmesi gereken rollerin genel özelliğini islamiyet belirtmiştir. Ayet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde kadının ne olduğu en açık şekilde ortaya konmuştur.  Oysa tahrif edilmiş Yhudilik ve Hristiyanlık’ta kadın asırlar boyu ya insan olarak kabul edilmemiş ve toplum dışına itilmiş ya eksik, kusurlu olarak değerlendirilmiş ya da cinsel bir meta haline getirilmiştir. İslam öğretileri kadının toplumsal kişiliğini koruyup geliştirirken, Yahudi ve Hristiyanlık asrımızda dahi kadına gerçek değerini ver(e)memektedir.  Bu nedenle kadınlara bakış açısı itibariyle dinleri aynı kefeye koymak büyük bir yanlış olacaktır. 

Yakın çağda zuhur eden ve neredeyse bütün dünya üzerinde etkisi hissedilen feminizm’in en büyük hatası bütün dinleri kadına bakış açıları yönünden aynı kefeye koyması olmuştur. Kadınları savunmak ve onlara gerektiği hakları vermek düsturuyla hareket eden feminizm kadınlara “fıtrat” cihetinden değil de erkeğin mevcut konumu cihetinden yaklaşmış ve eşitlik ilkesini benimsemiştir. Erkeği esas almaları ise feminist hareketin paradoksudur. Nihayetinde böyle bir durum erkeği esas alması hasebiyle erkeği yüceltmiş ve mihenk taşı olarak değerlendirilmesini sağlamıştır. Oysa ki  toplumsallaşma sürecinde kadına “fıtrat” yönüyle yaklaşılsa ve üstlenmesi gerektiği roller bu zaviyeden verilse, bu süreç daha az sancılı ve daha az hasarla atlatılabilecekti. Fıtrat yönünü bilmek ise İslam ile temayüz etmekten geçmektedir. İslam kadın ve erkek diye ayrım yapmamış, her iki cinsi de kul olarak değerlendirmiştir. Hucurat suresinin 13. Ayetini bu bağlamda bir kez daha okumak ne demek istediğimizi daha iyi anlatacaktır. 

Kadının toplumsal konumunu ev-çocuk-eş üçgeninden ibaret görmek, yaratıcının toplumsallaşma sürecinde kadına biçtiği rolü anlamamak demektir. Kadın, evini karargah bilmeli, çocuğunu fıtratına uygun yetiştirmeli, eşine islam’ın emrettiği ölçüde hizmet etmelidir. Ancak o aynı zamanda toplumun içinde de bulunarak, toplumsallaşmanın sağlam ve sağlıklı olmasına destek vermelidir. Toplumun içinde bulunmak ise kendi yaratılışına uymayan işlerde çalışarak edilgen bir konuma düşmek ile değil; etken bir mertebede topluma temayüz etmekle olacaktır.  Günümüzde   kadının “topluma katılım” veya “özgür olmak” adına fıtri özelliklerinden yadsınarak anne ve eş sorumluluklarında uzaklaştırılma çabası görülmeyecek olursa, kadının toplumsallaşma sürecinde edilgen bir konuma düşürülmesine kolaylık sağlanmış olacaktır. Böylece eski çağlarda insan mesabesinde değerlendirilmeyen kadın, günümüzde de cinselliği öne sürülerek kimliksizleştirilecektir. Kimliksizleşen bireyin ise topluma herhangi bir katkısının olmayacağını belirtmek ise izahtan varestedir. 

Kadının toplumsallaşma sürecinde dikkat etmesi gereken bir diğer husus ise örtüdür. İnsan haklarından ve kadın haklarından oldukça söz edilen bu dönemde moda, sanat, özgürlük gibi kılıflarla kadına biçilen değer(!), örtünün getimiş olduğu değerin binde biri dahi olamaz. İslamın örtünme emrinin değerini Finlandiyalı sosyolog Sari Nare teyid etmiş ve Hristiyan literatürünün meta haline getirdiği kadını, İslam’ın örtünme emrinin koruma altında tuttuğunu belirtmiştir.  Kur’an erkekleri gözlerini haramdan sakınmalarını emrederken, kadınlara da aynı emrin sorumluluğunu yüklemiştir.  

Kadında İslamî örtü, cinsel özelliğine bağlı olarak toplum içine gereğince çıkabilmenin ölçüsü olmuştur. Örtünün varlığı kadının toplum içindeki varlığının da tanımına uymaktadır. Örtü olgusu zaten toplumsal olanla ilgilidir. Evinin içinde eşine karşı örtünmesinin zorunlu olmadığı kadın, toplumda örtünmediği ölçüde fıtratından uzaklaşmaktadır. 

Kadının üzerinden yürütülen fitne ise günümüzde ülkemizde ve genel dünya coğrafyasında en etkili kaos oluşturma konumundadır. Bu fitnelerin tohumlarından birisini İslam’ın kadınların okumasına karşı çıktığı yalanı oluşturmaktadır. İlim öğrenmenin kadın erkek her müslümana farz olduğunu belirtmemiz ve Kur’an-ı Kerim’in “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ilahi hitabının cinsiyet ayrımı gözetmemesi, bu yalanın asılsızlığına en güçlü delil olacaktır. 

Kadın üzerinden yürütülen fitnelerden bir diğeri ise Adem(a.s)’ın cennetten Havva validemiz yüzünden kovulduğu iddiasıdır ki bu iddianın yalanlığını Muhammed Gazzali şu şekilde ifade etmektedir; “Adem’e ihanet eden Havva nasıl ve ne şekilde ihanet etmiştir? Bu söz tamamen hristiyan akidesine benzer. Kur’an bu iddiayı reddetmiştir. Bilakis Kur’an, Adem’i cennetten çıkaranın Havva değil, şeytan olduğunu belirtmiştir.”

Yazdıklarımız neticesinde bir çıkarıma varacak olursak şunu söyleriz; toplumsallaşma devamlı süregelen bir harekettir ve erkek, kadın her birey bu toplumsallaşmada belli başlı rollere bürünür. Sağlıklı bir toplumsallaşma için ise bireyin fıtratına uygun rolleri üstlenmesi gerekmektedir. Kadın ise fıtratı ve bulunduğu konumu itibariyle çok nazik bir mevkide bulumaktadır. Bu nedenle İslamî öğretiler rehberliğinde toplumsallaşma içinde olmalıdır. Aksi halde metalaşacak ve kimliksizleşecektir. Neticede de fitne söyleminin baş aktörü olacaktır.

FATİH GİLİK
 

Okunma : 893