İslamcılığın Siyaseti ya da Siyasetin İslamcılığı | Karamandan.com - Karaman Haber

İslamcılığın Siyaseti ya da Siyasetin İslamcılığı | Karamandan.com - Karaman Haber

21 Ekim 2020 Çarşamba
İslamcılığın Siyaseti ya da Siyasetin İslamcılığı

Cumhuriyetin kuruluşu yıllarında ortaya konulan siyasetin neticesi olarak; İslami yapılanmaların önü kapatılmış; cemaatler, tarikatlar alaşağı edilmiştir. Güdülen bu siyaset İslami yapılanmaları sindirmiş lakin hiçbir zaman yok etmemiştir. Bu duruma en güzel örnek 1950 seçimleriyle CHP’ye göre daha dindar bir politika takip eden Demokrat Partiye cemaatler ve tarikatlar tarafından sempatiyle bakılması gösterilebilir. Ancak Demokrat Parti her ne kadar İslami kesimin teveccühünü kazanacak siyasi adımlar attıysa da tam manasıyla İslamcı bir görünüm arz etmemiştir. Bu da günden güne İslamcılığın, baskılanan ve sindirilmek istenen İslam karşıtı politikalara karşı radikal hal almasına neden olmuştur. 

Yirminci yüzyılın ilk yarısında Batı hegemonyası altında yürütülen dünya siyaseti, birçok İslam ülkesinin siyasi arenasında İslami teşkilatlanma faaliyetlerinin de hız kazanmasına neden olmuştur. Hasan el-Benna tarafından kurulan Mısır merkezli İhvan-ı Müslimin hareketi başta Türkiye olmak üzere Arap coğrafyasında zuhur edecek İslami hareketlere örnek olmuştur. Türkiye’de Necmettin Erbakan liderliğinde şekillenen milli görüş hareketinde İhvan-ı Müsliminin tesirini bulmak mümkündür. Siyasi sahada Erbakan etrafında beliren İslamcılık, fikir ve düşünce alanında da aksiyoner hüviyete malik şahıslar etrafında zuhur etmiştir. Necip Fazıl Kısakürek önderliğinde kurulan Büyük Doğu, İslamcılığın önemli kalelerinden biri olmuş; milliyetçi-muhafazakar bir çizgide olan Kısakürek, kısa zamanda ülkenin dört bir yanında İslami cenahın üstadı olarak kabul edilmiştir. Onun etkisinin hissedildiği MTTB ise uzun yıllar İslamcı gençliğin toplandığı teşkilat olmuştur. Yine Büyük Doğu’dan beslenen ancak zamanla ondan ayrılarak kendi fikir ve düşünce dünyasını kurarak Türkiye’deki İslami düşüncenin bayraktarlarından olan Sezai Karakoç, Necip Fazıl’ın aksine evrensel-ümmetçi bir anlayışı savunmuş ve birçok Müslüman genç kaleme de abilik yapmıştır. Fikir sahasında Necip Fazıl ve Sezai Karakoç kadar olmasa da İslami düşüncenin şekillenmesinde etkili olan Nurettin Topçu, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt gibi Mavera dergisi etrafında kümelenen müellifler, yazılarıyla o dönemin dünyasına ışık tutmaya çalışmışlardır.

Yukarıda özet halinde geçmiş olduğumuz Türkiye’deki siyasi ve fikri İslami oluşumların/hareketlerin detaylarını öğrenmek isteyenler Ruşen Çakır’ın Ayet ve Slogan adlı eseriyle Mehmet Ali Büyükkara’nın Çağdaş İslami Akımlar eserine bakabilirler. Bizim anlatmak istediğimiz bugünkü manzaradır.

1930’larda susturulan İslamcılık 1970’lerde gün yüzüne çıkmaya başlamış, 1980’lerde radikal bir kimliğe bürünmüş, 1980’lerin sonunda zirveye çıkmış, 28 Şubat sürecinde ülke siyasetindeki etkisi inkar edilemez olmuş ve günümüzde pasifize bir hale bürünmüştür. Necmettin Erbakan’ın bir tarikat lideri olan Mehmet Zahid Kotku’nun müridi ve aynı zamanda yürüttüğü siyasetin Müslümanların yıllardır hasretini çektiği düzlemde olması, cemaat ve tarikatların kendisini desteklemesini sağlamıştı. Milli görüş bünyesinde kemikleşen bu yapı siyasette Müslümanların tuttuğu bir kulp olmuştu. Ancak Erbakan istediklerini bir türlü başaramıyor, daima engellerle karşılaşıyor, partilerinin peşi sıra kapatılmasıyla siyaset sahnesinden silinmek isteniyordu. Bütün bunlara rağmen göstermiş olduğu direnç, cemaatlerin ve tarikatların pek çoğunun onun etrafında halkalanmasına vesile oluyordu. Turgut Özal ile biraz daha rahat nefes alan cemaat ve tarikatlar 28 Şubat süreci ile kıskaca alınıyordu. Radikal İslamcılığın, post modern darbe karşısındaki mücadelesi olan 28 Şubat sürecinde verilen kavgalar, bu uğurda yapılan fedakarlıklar,  mahkeme salonlarındaki haksız yargılanmalar ve daha niceleri İslami cenahın hafızasında yer ediyordu. Abdulhakim Arvasi’nin Necip Fazıl’ın hayatına olan tesiri de göz ardı edilmemelidir. Bu durum aslında siyaset ve fikir alanında Müslüman kesimin önderliğini yapan lider ve mütefekkirlerin zihinsel teşekkül ve terakkisinde kanaat önderi din adamlarının yadsınamaz tesirini ortaya koymaktadır.

2000’li yılların hemen başında yeni bir parti Türkiye siyasetinde yerini aldı. Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde kurulan bu parti kurulurken İslamcı olmadığını beyan etse de liderinin Milli Görüş çizgisinden gelmesinden dolayı cemaatlerin ve tarikatların zamanla desteğini aldığı bir parti olmuştu. Uzun yıllar Türkiye’de iktidar koltuğunda bulunan Ak Parti her kesimi kucaklama politikası sebebiyle zaman zaman farklı adımlar atarak adından söz ettirdi. Bir dönem Kürt politikası üzerine yoğunlaşırken; başka bir dönemde milliyetçi bir politikayı benimsedi. İslami kesimin gönlünü alıcı eylemlere imza atmayı unutmazken, sol kesimin dileklerini de ihmal etmeme gayretinde oldu. Siyasetinin doğruluğu veya yanlışlığı tartışılır, o ayrı. Benim burada vurgulayacağım konu Ak Parti hükümetiyle birlikte zamanla İslamın radikalliği ortadan kalktı ve 1980’lerin o aksiyoner hüviyeti pasifize edildi. İslami her türlü eylemin yasak olduğu zamanlarda siyasi, fikri, sanatsal ve içtimai her türlü alanda beliren aksiyoner İslami yapı artık bugün yok. Bunun en büyük sebebi ise Ak Parti’nin İslami yapılanmaların sözcülüğünü yapıyor olduğu inancının varlığından kaynaklanmaktadır. Ancak bu tamamen doğru bir anlayış mıdır? Hiç sanmıyorum. Bugün Müslümanlar artık siyaset arenasında tek bir hüviyete sahip değillerdir. Bir kimse hep dindar hep seküler olabilmektedir. Yıllarca kendi düşüncelerinin savunucusu olmuş bir şahıs kolaylıkla zor durumda bırakılırken, kendi fikirlerine hakaret eden başka bir şahsa herhangi bir yaptırım uygulanması yolunda adım atılamamakta, “Allah” diyenler aynı zamanda “Yallah” diyenlerin bilmeden yanında durmakta, bunu da günün koşulu olarak yorumlamaktadır.

Yazdıklarım tamamen şahsi düşüncelerimden müteşekkil, yanlışlanabilirliği mümkün teorilerdir. Dolayısıyla “şu kesin şöyledir” “bu kesin böyledir” şeklinde itiraz kabul etmez fikirler değildir. Elbette yanlış olduğunu düşünen ve buna dair tezler öne sürenler çıkabilir. Ancak benim gördüğüm ve belirtmek istediğim şudur; Türkiye’de hiçbir siyasi yapı İslami kanadı ihmal ederek, onu yok sayarak siyaset anlayışı ortaya koyamaz. Şayet böyle bir siyaset ortaya konulacak olursa İslami yapılanmalar devletin gözetimi olmadan oluşumlarını sürdürecekler ve ilk fırsatta kendilerine yakın siyasi partiyi destekleyeceklerdir. Bu süreçte İslami figürlere ve her türlü kutsallığa karşı gösterilen menfi tavır, İslami düşüncenin daha da radikalleşmesine sebep olacak, fikri düzlemde pek çok anlayış ortaya çıkacaktır. Mücadeleler, kavgalar ve daha birçok şey… Hepsi aksiyonun ortaya koyduğu çözüm metodları olarak belirginleşecektir. Ancak ne zaman ki rahatlığa kavuşulacak işte o zaman bütün bu düşünceler pasifize olacaktır. Bunun en büyük sıkıntısı ise geçmişteki yapılanların “niçin”liğinin unutulması ve böylece “nasıl” olacağının da tam manasıyla bilinememesi durumudur. Bu da çeşitli paradoksların asıl kaynağıdır. Bir nesne hem beyaz hem siyah olamaz. Bu olgu her insan, her düşünce, her fikir ve yapılanma için de geçerlidir. Dönüp bakmak ve neler olduğunu idrak etmek gerekir. 

Sadece tek bir kesimin temsilcisi olma tutumunu sürdürme ve diğer kesime kulak vermeme durumunda siyasette iktidara gelmek mümkün değildir. İslami cemaatlerin ve tarikatların bu ülkede siyasete ve içtimai hayata etkisi her zaman olmuş ve olmaya da devam edecektir.

Fatih Gilik

Okunma : 1031