Nutuk hakkında az bilinenler | Karamandan.com - | Karaman Haber

Nutuk hakkında az bilinenler | Karamandan.com - | Karaman Haber

21 Mayıs 2019 Salı
Nutuk hakkında az bilinenler

Nutuk, devletimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk milletine ve insanlığa en büyük armağanlarından biridir. 36.5 saatlik bir uzun konuşmaya kaynaklık etmiştir. Sadece geçmişi, devletimizin kuruluş sürecini 1919-1927 yılları itibarıyla anlatan bir konuşma olmaktan çok, geleceğe de ışık tutan, derin analizler içeren aynı zamanda devletimizin kuruluş felsefesini de anlatan bir eserdir.

Bir büyüğümüzün (Şair Dursun Yaşa) söylediği, bizim de aynen katıldığımız şu önemli tespit bakımından da Nutuk çok önemlidir: “Atatürk’e ait her şey kaybolsa bile O’nu anlamak için şu üç metin yeter: 1. Gençliğe Hitabe, 2. Onuncu Yıl Nutku, 3. Türk Ordularına Son Mesaj.” Kamuoyumuzun yakından bildiği bu üç metnin ilki olan Gençliğe Hitabe, Nutuk’un en son bölümünü oluşturmaktadır. 20 Ekim 1927 günü saatler 20.25’i gösterirken Atatürk gençliğe seslenişini gözyaşları içinde bitirmiş ve “ulaştığı sonucu” Türk gençliğine emanet etmiştir.

Nutuk ilk planda bir “belgesel hatırat” olmakla beraber, pek çok yönden önem taşımaktadır. Atatürk Nutuk’u, “Türk Milleti’ne karşı bir görev” olarak algılamış, Bilge Kağan’dan kendisine uzanan, Türk tarihinin içinden süzülüp gelen devlet geleneğimizin bir tezahürü olarak milletine adeta “dokuz yılın” hesabını vermiştir.

Biz bu araştırmada bazı yabancılar tarafından “Maraton Konuşma” olarak tanımlanan Nutuk’un nasıl ve hangi ortamda verildiğini ve içeriği ile felsefesini ele alacağız. Nutuk hakkındaki araştırmalarımız yakında “Nutuk’un Sırları: Nutuk Hakkında Her Şey” ismiyle bir kitap olarak yayımlanacaktır.

“Maraton Konuşma” Nerede Yapıldı?

1927 yılının 15-23 Ekim tarihleri arasında II. Türkiye Büyük Millet Meclisi binasının büyük salonunda CHP İkinci Büyük Kurultayı toplanmıştı.  Ankara’da Ulus Meydanı’ndan Ankara Garı’na inen ve Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi binasının yanında bulunan II. TBMM binası bugün “Cumhuriyet Müzesi” olarak kullanılmaktadır. Binanın tarihçesi ve müzenin içeriği kısaca şu şekildedir: 

Nutuk’un Verildiği Yer: 2. TBMM Binası

1923 yılında mimar Vedat Tek (1873-1942) tarafından Cumhuriyet Halk Fırkası Mahfeli olarak tasarlanan ve inşa edilen bu bina işlevi değiştirilerek meclis olarak kullanılmıştır. Bodrum üzerine iki katlı olan bu yapının iç bölümleri, iki kat boyunca yükselen ortadaki meclis salonunun üç kenarına dizilmişlerdir. Girişten sonra enine uzanan, iki ucunda merdivenlerin yer aldığı geniş geçit, Selçuklu ve Osmanlı bezeme motiflerinin yer aldığı bir tavanla örtülmüştür. Benzer bir biçimde ele alınmış yerlerden birisi de büyük salondur. Yer yer localarla değerlendirilen bu salonun özellikle yıldız motiflerini içeren ahşap tavanı, sonradan düzenlenen taç kapı ve bazı noktalar dışında kemerler, saçaklar, yer yer çinilerin yer aldığı bölümler ile bu dönemin mimari özelliklerini yansıtmaktadır.

I. Türkiye Büyük Millet Meclisi binasının yetersiz olması ve gelişen Cumhuriyet Türkiye'si meclisinin ihtiyaçlarını karşılayamaması nedeni ile bina bir takım değişiklikler geçirmiş, sonra da II. Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak 18 Ekim 1924 tarihinde hizmete açılmıştır.
II. Türkiye Büyük Millet Meclisi 1924-1960 yılları arasında Atatürk ilke ve inkılâplarının gerçekleştirildiği; Cumhuriyet’imizin gelişmesi için çok önemli çağdaş kararların alındığı; çağdaş yasaların çıkarıldığı uluslararası alanda Türkiye'nin etkinliğini ve saygınlığını artıran antlaşmaların yapıldığı; çok partili sisteme geçişin sağlandığı önemli bir yapıdır. 

Türk siyasi tarihinde önemli yeri olan II. Türkiye Büyük Millet Meclisi binası işlevini 27 Mayıs 1960 tarihine kadar 36 yıllık bir dönem boyunca sürdürmüştür. 1961 yılında meclisin yeni yapılan modern binasına taşınması üzerine bu bina Merkezi Antlaşma Teşkilatı'na (CENTO) tahsis edilmiştir. 1961-1979 yılları arasında CENTO Genel Merkezi olarak kullanılan bu bina CENTO'nun kaldırılması ile aynı yıl Kültür Bakanlığı'na devredilmiştir. Bu binanın ön kısmının Cumhuriyet Müzesi olarak düzenlenmesi, arka kısmının ise Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün hizmet binası olarak kullanılması kararlaştırılmıştır. Müze kısmı onarım ve restorasyonlardan sonra düzenlenerek 30 Ekim 1981 tarihinde Cumhuriyet Müzesi olarak ziyarete açılmıştır. Bu düzeniyle 1985 yılına kadar hizmet vermiştir. Aynı yıl ziyarete kapatılarak, teşhir çalışmaları başlamıştır. Çalışmalar 1991 yılına kadar devam etmiş, Ocak 1992 yılında yeniden ziyarete açılmıştır. Müzede ilk üç Cumhurbaşkanı dönemini yansıtan olaylar, kendi sözleri, fotoğrafları, bazı özel eşyaları ile o dönemde mecliste alınan kararlar ve kanunlar sergilenmektedir. 

“Maraton Konuşma” Başlıyor

Gazi Mustafa Kemal Paşa, tarihi Nutuk’unu işte bu II. TBMM binasının Meclis Toplantı Salonu’nda verecekti. Tarihler 15 Ekim 1927 Cumartesi gününü gösteriyordu. Yaklaşık bir buçuk ay önce, 2 Eylül 1927’de genel seçimler yapılmıştı. TBMM 1 Kasım’da açılacaktı. Mustafa Kemal, Nutuk’u okumaya başlamadan önce CHP Genel Başkanı (Cumhuriyet Halk Fırkası Reisi Umumisi) olarak 2. Kurultay’ın açılış konuşmasını yaptı. Afet İnan’ın aktardığına göre konuşmasında “Gelecek için yapılacak işlerin yurt yarına kararlara bağlanırken Cumhuriyet ve halkçılık yönetiminde millete mutluluklar ve yeni şerefler kazandıracağına emin olarak” diye başladıktan sonra şöyle demiştir:

“Geleceğe yönelen tedbirler hakkında fikirlerimizi söylemeden önce, geçmişe ait olan olaylar hakkında bilgi vermek ve yıllardan beri süregelen davranış ve yönetimimizin milletimize hesabını vermek ödevim olduğuna inanıyorum.” 

Atatürk’ün Nutuk’u okumaya başlamadan önce Kongreyi açmak ve açılış konuşmasını yapmak üzere sürekli alkışlar arasında Başkanlık Makamı’na geldi, şu konuşmayı yaptı:

“Efendiler, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın büyük kongresini açıyorum. Fırkamız (Partimiz) geçen ızdırap seneleri içinde milletimizin hayatı ve şerefi için gösterdiği yüksek azim ve iradenin mümessili (temsilcisi) olarak bundan dokuz sene evvel meydana çıkmıştı. Bütün Anadolu ve Rumeli’ye şamil olmak (kapsamak) üzere ilk umumi (genel) kongremiz Sivas’ta akdedilmişti (yapılmıştı/toplanmıştı).

Sivas umumi (genel) kongresine takaddüm eden (öncesinde) şarkta ve garpta (doğuda ve batıda) mıntıkavî (yerel) kongreler de akdedilmişti (yapılmıştı). Bunlardan benim iştirak ve riyaset (başkanlık) ettiğim Erzurum Kongresi’dir. Erzurum Kongresi, tespit ettiği esaslar itibariyle şayan-ı kayıt ve tezkârdır (belirtmeğe ve hatırlanmaya layıktır). Sivas Umumi Kongresi’nde müzakere mevzuu (konusu) olan aynı esaslar olmuştur. Bu esaslar tavzihan (açık olarak) ve bütün memlekete teşmilen (genişletilerek/kapsayacak şekilde) kabul olunmuştur.

Gerçi o zaman kullandığımız unvan ile bugünkü unvan arasında fark vardır. Fakat teşkilat esas itibariyle mahfuz kalmıştır (korunmuştur). Ve bugün siyasi fırka (parti) halinde tecelli eden mevcudiyetine (ortaya çıkan varlığına) mebde (başlangıç) teşkil etmiştir. Bilhassa memleket ve millete ait umumi gaye –ki salamet refah-ı umumiyeyi teminden ibarettir- mahiyet-i asliyesi (asli mahiyeti) değişmeksizin takip olunmuştur. Binaenaleyh (Dolaysıyla) diyebiliriz ki, bugün küşadıyle müftehir olduğumuz (açılışı ile övündüğümüz) Büyük Kongremiz, Sivas Kongresi’nden sonra teşkilatımızın İkinci Büyük Kongresi oluyor. 

Efendiler, Sivas Kongresi’nde nasıl ki bütün milletin emellerini ve hissiyatını temsil etmek mevkiinde bulunduysak, bugün de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın büyük kongresi ile bütün milletin hakiki hissiyat ve eğilimlerine tercüman olmak vazife ve mevkiinde bulunuyoruz. (Sürekli alkışlar). Hakikaten halkın bütün tabakaları mefkûrelerini (ülkülerini) temin edecek etkenleri ve unsurları fırkamızın icraat ve faaliyetlerinden alıyorlar ve buluyorlar. Bu hakikatin en son ve bariz delili, son genel seçimlerde aziz ve necip milletimizin fırkamıza gösterdiği destek itimattır. Bunu şükran ve iftiharla yad ederim.

Efendiler, fırkamızın gelecekteki harekât ve icrasıyla alakalı tedbirleri burada hep berber müzakere edeceğiz. Gelecek için en isabetli ve memleketin ihtiyaçlarına en uygun kararlara ulaşmaya çalışacağız. Gelecek senelerdeki icraatımızın Cumhuriyet ve Halkçılık idaresi altında memlekete yeni saadetler, yeni şerefler kazandıracağına itimadım (güvenim) vardır. 

Efendiler, İstikbale (geleceğe) ait tedabir (tedbirler) hakkında müdavele-yi efkâra (fikir alışverişine) başlamadan evvel maziye (geçmişe) ait vekayi ve hadisat (gelişmeler ve olaylar) hakkında maruzatta bulunmak (bilgi vermek)  ve senelerden beri devam eden ef’al ve icraatımızın (davranış ve yönetimimizin) milletimize hesabını vermek vazifem olduğu kanaatindeyim. Hadisat (olaylar) ile dolu olan dokuz senelik bir devrenin tarihine temas edecek maruzat (bilgilendirme) ve beyanatım (açıklamalarım) uzun sürecektir. Fakat, mesele ifası (yapılması) zaruri bir vazife olduğuna göre, beni mazur göreceğinizi ümit ederim. (Estağfurullah sesleri, alkışlar). Maruzatta bulunmadan evvel, müzakere gündemimizin acil bir noktası vardır. Müzakere gündeminin birinci maddesinde bir ikinci reis seçimi meselesi söz konusudur.

Efendiler, elimizde bir nizamname projesi vardır, bu henüz fırkamızın genel kongresinin tasdik ve tasvibinden (onay ve kabulünden) geçmemiş değildir. Dolayısıyla bu nizamname yapıldıktan sonra vakaları (olayları) ve muameleleri (işlemleri) ihtiva eden vaziyetler vardır ki, bunun bazı maddeleri ile bağdaşmamaktadır. Mesela umumi reis (genel başkan) vaziyeti gereği vazifesini fiilen yerine getirememekte ve reis vekili olarak malumu âliniz İsmet Paşa Hazretleri fiili vazifeyi yerine getirmektedirler. Dolayısıyla zaten reis vekili mevcut iken tekrar bir reis seçimi bendenizce söz konusu değildir. (Doğru sesleri). Bununla beraber, bu hususu da yüksek oyunuza koymak istiyorum. 

Reis Vekili mevcut iken, burada –ki nizamname dediğimiz projedeki- vazifeyi kendileri yerine getirebilirler. Eğer bu hususu kabul buyurursanız, Paşa Hazretleri ikinci reis vazifesini yerine getirirler. (Uygun sesleri). Bu hususu yüksek oyunuza arz ediyorum. Kabul buyuranlar el kaldırsın! Oy birliğiyle kabul olunmuştur.

Şimdi efendim, diğer bazı noktalar vardır. Evvela bunların yapılması için riyaset mevkiini (başkanlık makamını) İsmet Paşa Hazretleri’ne terk edeceğim, ondan sonra müsaadenizle beyanatta bulunacağım. (Şiddetli alkışlar).
(…)
(Gazi Hazretleri alkışlar arasında büyük nutuklarını irat buyurmak üzere hitabet kürsüsünü teşrif buyurdular).” 

Görüldüğü gibi, Atatürk, olaylarla dolu 9 yıllık bir dönemin tarihine değineceği için sözlerinin uzun süreceğini açıklamış, öncelikle gündemdeki bazı maddelerin karara bağlanmasını istemiş, böylece tüzük ve programla ilgili konular görüşülüp, gerekli kararlar alındıktan sonra kürsüye gelerek herkesin meraklı bakışları arasında Nutuk’u okumaya başlamıştır.

Atatürk, uykusuz ve yorucu geçen günler boyunca büyük emekler vererek hazırladığı Büyük Nutuk’u, bu kongrede, 15 Ekim 1927 Cumartesi günü saat 10.00’dan başlayarak 20 Ekim Perşembe gününe kadar 6 gün boyunca; her gün 6 saat, toplam 36 saat 31 dakika aralıksız okumuştur. Atatürk, II. TBMM’nin toplantı salonunun kürsüsünden öğleden önce ve öğleden sonra iki ayrı oturumda olmak üzere her gün 6’şar saat (3+3) konuşmuştur. Son gün epeyce uzun sürmüş nihayet “Gençliğe Hitabe”yi söyleyip kürsüden indiğinde saatler 20.25’i bulmuştu.

Bu nedenle yabancılar bu uzun konuşmaya “Six day Speech” (Altı Günlük Konuşma) ya da “Maraton Konuşma” adını vermişlerdir. Toplamı 36 saat 31 dakika süren bu şaşırtıcı konuşmadan bir Batılı yazar (A. Rustow), “Hayret Verici Hitabet Maratonu” diye bahsetmiştir. Bir Amerikan Dergisi (Literary Diegest) de ondan “Türk Cumhurbaşkanı’nın 400.000 kelimelik mesajı” diye söz etmiştir. 

Nutuk’un tamamı altı gün içinde aşağıdaki gibi 36 saat 31 dakikada okunmuştur: 

Atatürk Nutuk’un metin kısmını okuyup bitirdikten sonra belgelere sıra geldiğinde bunları TBMM Başkanlık Divanı Kâtibi Ruşen Eşref’e (Ünaydın) verip okutmuştur. Nitekim Nutuk’un okunduğu CHP Kongresi’nin ilk oturumunda hazır bulunan ABD’nin ilk büyükelçisi Joseph C. Grew hatıralarında “…İnce fakat çok müzikal bir sesi var. İyi okuyor. Vesikalara sıra geldiğinde bunları, Millet Meclisi Başkanlık Divanı Kâtibi Ruşen Eşref Bey’e verip okutuyordu” diye yazmaktadır. 

J. C. Grew, Nutuk’un okunduğu ilk günü şöyle anlatıyor:

“Cumhurbaşkanı… 1200 sayfalık (belgelerle birlikte) bir söylev verecek. Bu söylevde dramatik açıklamalar yapılacak ve Türkiye Cumhuriyeti’nin başarıları geniş şekilde anlatılacak. Söylev, Fransızca, İngilizce, İtalyanca ve Almanca olarak özel bir firmaca bastırılmış. Sanıldığına göre söylevin okunması 6 gün sürecek ve fevkalade ilginç bir belge olacak…

Saat tam 10’da alkış tufanı içerisinde Gazi ansızın salona girdi. Kürsüdeki yerini aldı ve oturumu açtı.

Kısa bir açış konuşmasından sonra kürsüden inerek milletvekilleri arasında bir yere oturdu ve burada İsmet Paşa kürsüye gelerek sanırım ad çekme usulü ile Başkanlık Divanı üyelerini seçtirdi. Sonra Mustafa Kemal, İsmet Paşa’nın oturduğu kürsünün altında bulunan başka bir kürsüye gelerek söylevini okumaya başladı. Başlangıçta sesi zayıf çıkıyordu, fakat çok müzikal bir sesi var; iyi okuyor…” 

Nutuk, Atatürk’ün bir nevi siyasi vasiyetnamesi niteliğinde olan gençliğe hitabı ile sona eriyordu. Kongreyi izleyenlerden Mehmet Asım (Us) ve Yusuf Akçura’nın o günlerde yayımlanmış yazılarından anladığımıza göre Atatürk, gençliğe hitabını okurken, kürsüde heyecanına hakim olamamış, sesi titremiş ve gözlerinden yaşlar akmıştır. 

Nutuk’u Kimler Dinledi?

CHP İkinci Kongresi’ni, dolayısıyla Nutuk’un okunuşunu milletvekilleri ve delegeler dışında ordu ileri gelenleri, yabancı diplomatlar ve özel davetliler de izlemişlerdir. Kongreye katılarak Nutuk’u dinleyenler hakkında İngiltere’nin Türkiye Büyükelçiliği İkinci Sekreteri R. H. Hadow’un raporunda ayrıntılı bilgi vardır. 

İngiltere’nin Türkiye Büyükelçisi Sir George Clerk, 20 Ekim 1927 tarihinde Londra’ya İstanbul’dan gönderdiği yazıya, İkinci Sekreter R. H. Hadow’un CHP’nin 15 Ekim’de Ankara’da toplanan 2. Kongresi ile ilgili raporunu da eklemiştir. Hadow’un raporuna göre, kongre, oturumlarını TBMM Binası’nda yapmış ve 315 milletvekili ve Türkiye’nin her yanından gelen 200 parti üyesi tarafından izlenmiştir. Hadow’un raporunda bazı ayrıntılar da bulunmaktadır. Hadow o günü şu şekilde anlatıyor:

“Kongrede hazır bulunanların, ulusal akımın tarihini, başlangıçtan bu yana, partinin yüce önderi Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın ağzından dinlemeleri ve Türkiye’nin oğullarıyla kızlarının kendi tarihlerini istenilen açıdan öğrenmeleri uygun görülmüştür…
Gazi, kendine özgü enerjiyle, günde 7, 8 ve hatta 9 saat olmak üzere 6 gün konuşmaya hazırlanmıştı. Konuşmasını, yakın dost ve danışmanlarının yardımlarıyla aylardan beri dikkaytle hazırlayarak revizyona tabi tuttuğu bir metinden okumuştur. Cumhurbaşkanı sözcüklerine doğru bir ruh (spirit) aşılamakta o kadar dikkatli olmuştur ki, danışmanları, her gece saat 2’ye kadar, hatta daha sonra, ertesi gün saat 10’da başlayacak olan bölüme son şeklini vermeye çağrılmışlardır.

Eser hazırlanırken, hikâyenin aktörlerinden, Paris’teki Türk Büyükelçi ve Eski Başbakan Fethi (Okyar) Bey’le, Belgrat’taki Orta Elçi ve CHP’nin Eski Sekreteri Hikmet (Bayur) Bey Ankara’ya çağrılarak kongrenin sonuna kadar kalmışlardır. İlginç her belge –orijinalleri- dinleyicileri daha çok inandırmak için toplanarak sergilenmiş ve Söylevi tarihi bir olay yapmak amacıyla gerekli her şey yapılmıştır.
Dinleyiciler arasında iyi giyinmiş Türkler ve yabancı devletlerin özel davetiyeli temsilcileri veya sekreterleri hazır bulunuyordu. Kabine (Hükümet) mensupları önde oturuyorlardı. Galeri (Balkon) taşmıştı. Cumhurbaşkanı Locası’nda Fethi Bey, Prag’daki Türk Orta Elçisi ve Genelkurmay Başkanı General Fevzi (Çakmak) vardı. General Fevzi’nin orada bulunması kongre oturumlarının heybetini gösteriyordu. Çünkü kendisi halk arasında pek az görünür ve Avrupalı birçok gözlemciler onu ordunun arkasındaki beyin ve Mustafa Kemal’in en olası varisi olarak görürler.

Ayrıca tüm yönetim dairelerinin başkanları da (bürokratlar) kongrede hazır bulunmuşlardır.

Cumhurbaşkanı’nın söylevinin ilk sözcükleri: ‘19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktım…’ Ondan sonra ve tüm söylev esnasında, Gazi ve danışmanlar tarafından dikkatle planlanarak hazırlanmış bir biçimde, olayların gelişimi anlatılmıştır.” 

“Gazi Dahil Herkes Ağlıyordu”

Nutuk’un Gençliğe Hitabe ile söylenmesi bittiğinde salonda duygusal bir ortam oluşmuştu. Atatürk’ün, “muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” sözleri ile maraton konuşma bittiğinde Atatürk dahil, salondaki herkesin gözleri dolmuş, hıçkırıklar duyulmaya başlamıştı. Atatürk, cebinden çıkardığı mendille gözyaşlarını siliyordu. O gün orada bulunan Necmettin Sadak 27 Ekim 1927 tarihli Hayat Dergisi'nde şunları yazdı:

“Altı gün, beş yüz kişilik dinleyiciler kitlesini, bin sergüzeştin sırları içinde heyecandan heyecana sürükledi ve nihayet bu gece en son haddini bulan hislerin taşkınlığı içinde, tasvir ve tasavvuru kabil olmayan bir heyecan dalgası halinde bütün dinleyicileri vecdin en yüksek şâhikalarına götürdü…

Hıçkırıklar duyulmaya başladı... Etrafıma baktım, kurtarıcıyı dinleyenler hep ağlıyordu. Yukarıya başımı kaldırdım, locadaki kumandanlar, sefirler ağlıyordu. Gaziye baktım, sesine ulvî bir titreklik gelmişti, mendilini çıkardı, gözyaşlarını sildi; Gazi de ağlıyordu...”  (Demirkan, 1972: 270.)

Kongre Üyeleri Nutuk’u Topluca Onaylıyor
Atatürk’ün Büyük Nutuk’u CHP Kongresi’nde okumakla vardığı bir diğer siyasi hedef de Nutuk’un tamamının Kongrece onaylanmasıdır. Gerçekten altı gün süren Nutuk’u dinleyen CHP Kongre üyeleri çok duygulanmışlar, buna Erzurum Milletvekili Tarihçi Necip Asım Bey’in ağzından cevap vermişlerdir. Necip Asım Bey’in hazırladığı “cevabi nutkunu” Kongre Divan Kâtibi Ruşen Eşref (Ünaydın) Bey okuduktan sonra, Necip Asım Bey’in “… Gazi Hazretleri’nin Nutuklarını tamamen ve harfiyen tasvip ve millet namına Kongre Heyet-i Umumiyesi’nin imzalarıyla, tahriren, arz-ı teşekkür ve takdir edilmesini, Büyük Kongre’ye arz ve teklif ederim” diyen önergesi oya sunulmuş ve Kongrece oybirliği ile kabul edilmiştir. Bu önerge bir deftere yazılarak üyeler tarafından imzalanmıştır.
Bu suretle CHP’nin, Atatürk’ün, 19 Mayıs 1919’dan Nutuk’un söylendiği ana (1927) kadarki bütün icraatının sorumluluğunu kabul ve savunma görevini üstlenmiş bulunduğu söylenebilir. 

Nutuk’un Yurt Genelinde Yankıları:

Türk Gençliği Atasına Cevap Veriyor

20 Ekim 1927 günün Atatürk’ün Nutuk’u bitirmesinden hemen sonra CHP Kongresi’ndeki heyecanın tüm yurda yayıldığı görülmektedir. Yurt genelinde özellikle gençler topluca Gençliğe Hitabe’yi okumuşlar ve cevaben birçok etkinlik düzenlemişlerdir. O günkü gazeteler ve Cumhurbaşkanlığı Arşivi incelendiğinde görülür ki, bu münasebetle memleketin her tarafından yüzlerce telgraf gönderilmiştir. Özellikle Gençliğe Hitabe’nin büyük heyecan uyandırdığı bu yayınlanan telgrafların üslubundan ve toplantılardaki konuşmalardan anlaşılmaktadır.  Bunlardan bazılarını buraya alıyoruz.

Hitabenin okunduğu günün ertesinde 21 Ekim 1927’de Ankara Hukuk Mektebi öğrencileri saat 13’te toplanarak Gençliğe Hitabe’yi okumuşlar ve basına pekçok bakımdan önemli olan şu bildiriyi vermişlerdir:

“Ey Türklüğün büyük teşahhusu (şahsiyeti), 

Ey bizim Aziz Babamız,

Ruhlarına heyecan, dimağlarına nur saldığın gençlik sana diyor ki;

Senin sevgini gönlünde, irşatlarını şuurlu adımlarının istikametinde bulan gençlik şüphesiz ki, senin dehan ve senin azminle Türklüğe hediye edilen Cumhuriyeti hayatından daha aziz ve mukaddes tanımıştır. Onun müdafaası için hiçbir fedakârlıktan çekinmeyecek, onu gözlerken çok kıskanç davranacaktır. 

Bugünü, bugünde seni görmekle bahtiyar olan gençlik, tarihte masum ve asil kalmış milletimize köşe köşe dahili ve harici tuzaklar hazırlayan bu tarihi nasıl değiştirdiğinden ve bunların acı neticelerinden habersiz ve hissiz kalamaz ve kalmayacaktır.

Dedelerinin gafletiyle yuvarlandıkları çukurlara bir daha düşmemek için bugünün dersini pek kara ve karanlık olan dünden ve halâs (kurtuluş) ve intibahının (uyanışının) hassasiyetini ise senin mevcudiyetinden ve iradenin ateşinden alacaktır.

Milletinin hissiyatı ve sevgisini ondan aldığı saf ve mert kanla damarlarında dolaştıran gençlik –Türk istikbalinin evlatları- milletin varlığına ve onun kalbi olan aziz Cumhuriyetine; en ufak yan bakışların bile tahayyül (hayal edilmesine) ve tasavvuruna (düşünülmesine) uyuşuk ve hareketsiz kalamaz.

Adı Türk, kanı Türk, bütün mevcudiyeti Türk olan millet ve onun gençleri yokluktan varlığa, ölümden hayata, karanlıktan ışığa isal edenlerin (ulaştıranların) açtıkları kurtarış çığırında her vakit istiklal ve istikbalin koruyucusu, kan ve candan çizilmiş hudutların bekçisi olacak ve ebediyete kadar da öyle kalacaktır.” (Ankara Hukuk Mektebi Talebesi). 

22 Ekim 1927 günü ise İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde toplanılmış, gençler, yöneticileri ve hocaları ile birlikte bir anma toplantısı gerçekleştirmişlerdir. Fakülte Genel Sekreteri Ethem Akif Bey toplantıyı açmış, öğrencilerin heyecanlı konuşmalarından sonra Prof. Dr. Muslihiddin Adil Bey şunları söylemiştir:

“Gençler, çok mesut bir nesilsiniz. Gazi’nin Nutku bir tarihtir. Baştan başa Türk siyasetini vecizeler şeklinde gösteren bir mecmuadır. Gazi’nin Nutku, yaşayan ve yaşayacak nesiller için takip edilecek esasları gösteriyor. Gazi’nin Nutku yarın hayata gideceğiniz yolu gösteriyor. Milletimiz için, Cumhuriyet hem gaye, hem vasıtadır…”

İstanbul Üniversitesi’ndeki bu toplantıda “Gençliğe Hitabe’nin levha halinde hazırlanarak sınıflara asılması ve ertesi günü bütün Fakülte ve Yüksek Okulların Üniversitede toplanarak Atatürk’e yazılacak cevap metninin şeklini tespite” karar verilmiştir. 

Bu karar üzerine 23 Ekim 1927 günü gerçekleştirilen toplantıyı Talebe Cemiyeti Başkanı Tahsin Bekir (Balta) açmış, “öğrencilerden ve her fakülteden gençlerin Cumhuriyet’in muhafazası uğrunda hiçbir fedakârlıktan çekinmeyecekleri” ifade edilmiştir. Toplantıda her fakülteden birer ve Hukuk’tan üç kişi konuşmuştur. Hocalardan Prof. Dr. Muslihiddin Adil ve Zühtü Beylerin konuşmasından sonra Atatürk’e çekilecek telgrafın metni şu şekilde tespit edilmiştir:

“23.10.1927 Bayezit, İstanbul- Türk Gençliği’ne hitap eden ulvi beyanatınız münasebetiyle bir Darülfünun ve Âli Mektepler talebeleri ve hocalarımız salonda toplandık. Memleketin istiklaline bütün Dünya’da misli görülmemiş, bir galibiyetin mümessilleti kastedmiş, cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış, memleketin her köşesi işgal edilmiş olduğu, bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet, delalet ve hatta hıyanet içinde bulunduğu ve milletin fakru zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olduğu bir sırada, içinde bulunduğumuz imkan ve şeraitin nihayetsiz derece-yi vehametine rağmen misilsiz dehanızla ve hudutsuz azminizle mücadeleye atıldınız. 

Tarihte misli görülmemiş zaferler ibda ederek (kazanarak) milleti bulunduğu uçurumdan hâkimiyet ve istiklalin şahikalarına yükselttiniz. Zulüm ve cehli (cahilliği), batıl akıdeleri yıkarak asri (çağdaş) bir devlet kurdunuz. Memlekete medeni hayat, faaliyet ve saadet getirdiniz. Misilsiz bir cidal ve zafer, büyük bir inkılabı siyasi ve ictimai… İşte yüksek eseriniz.

Büyük Gazi, Önünde beşeriyet (insanlık) tarihinin hayret, hürmet ve takdirle eğileceği büyük eserinizi bize emanet ediyorsunuz. Biz Mustafa Kemal asrının gençleri, bu büyük eseri yaşatacak, kuvvetlendirecek, nesilden nesile eriştirecek, açtığınız refah ve saadet yolunda metanetle ilerleyeceğiz. İcap ederse vücudumuzdaki son hayat zerresini feda edecek, damarlarımızdaki asil kanın son katresini de akıtacak, fakat Türk istiklal ve Cumhuriyeti’ne asla halel getirtmeyeceğiz.

Ulvi hitabınız benliğimizde menkuştur (işlenmiştir). Umdemiz (ilkemiz) Türk İstiklal ve Cumhuriyeti’dir, hedefimiz muasır medeniyettir, Ey Büyük Gazi.” (Milli Türk Talebe Reisi Tahsin Bekir (Balta).  Aynı tarihte Türk Ocakları Merkez Heyeti tarafından da Atatürk’e bir yazı gönderilmiştir:

“Türk gençliğine, Türk lisanının en beliğ ve en ulvi ifadesiyle tevcih ettiğiniz hitaba mukabil, Türk Ocakları Merkez Heyeti ve Ankara Türk Ocağı, vatan üstünde vatan kadar aziz bir varlık bildiği sevgilisi Gazi’sine Cumhuriyet’i ve onun istiklalini Büyük Reisinin kutsi bir vediası (emaneti) olarak tanıdığını ve muhafazasını bir iman ve namus borcu addettiğini en derin minnettarlık hisleriyle arzeder.” (Türk Ocakları Merkez Heyeti ve Ankara Türk Ocağı Reisi Hamdullah Suphi (Tanrıöver). 

NUTUK’UN İÇERİĞİ VE FELSEFESİ

“Dokuz Senelik Ef’al ve İcraatımız”

Mustafa Kemal Paşa, Nutuk’u okuduğu CHP’nin İkinci Kongresi’nin açış konuşmasında az sonra başlayacağı ve altı gün sürecek olan Nutuk’un içerik sınırını da çizmiştir. Yukarıda tamamını verdiğimiz “Kongre Açılış Konuşması”nın konumuzla ilgili olan bölümü şu şekildedir:
“(…) İstikbale (geleceğe) ait tedabir (tedbirler) hakkında müdavele-yi efkâra (fikir alışverişine) başlamadan evvel maziye ait vekayi ve hadisat (gelişmeler ve olaylar) hakkında maruzatta bulunmak (bilgi vermek)  ve senelerden beri devam eden ef’al ve icraatımızın (davranış ve yönetimimizin) milletimize hesabını vermek vazifem olduğu kanaatindeyim. Hadisat (olaylar) ile dolu olan dokuz senelik bir devrenin tarihine temas edecek maruzat (bilgilendirme) ve beyanatım (açıklamalarım) uzun sürecektir. Fakat, mesele ifası zaruri bir vazife olduğuna göre, beni mazur göreceğinizi ümit ederim.”

Görüldüğü gibi Atatürk burada “senelerden beri devam eden ef’al ve icraatımızın millete hesabını vermek vazifesi” olarak ifade ettiği Nutuk’un içeriğini “dokuz senelik bir devrenin tarihi” şeklinde ifade etmekte ve zaman sınırını da çizmektedir.

Nutuk Atatürk’ün kendi deyimi ile 9 yıllık bir devreyi kapsamaktadır. Görünürde 19 Mayıs 1919’da O’nun Samsun’a çıktığı gün yurdun içinde bulunduğu durumu yansıtan genel görünüş ile başlar; ama gerçekte bu görüntüyü meydana getiren koşullar bir yıl öncesinde oluşmaya başlamıştır. Bu nedenledir ki Atatürk, Türk Bağımsızlık Savaşı’nın başlangıcı olarak, Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı tarihi (30 Ekim 1918) izleyen günlerde Türkiye’nin her yerinde ve aynı zamanda kurulmaya başlayan milli teşkilatlanmayı kabul eder.  

Karar: “Ya İstiklal ya Ölüm!”

Nitekim Atatürk Nutuk’ta ülkenin içinde bulunduğu bu genel görünümü anlattıktan sonra Nutuk’un amaç ve kapsamını da içeren şu “karar” üzerinde durmaktadır: 

“Gerçekte içinde bulunduğumuz o tarihte, Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü bitmişti. Osmanlı ülkesi tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk'ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele bunun da paylaşımı sağlamaya çalışmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti onun istiklali padişah, halife, hükûmet, bunların hepsi anlamı kalmamış birtakım boş sözlerden ibaretti.

Neyin ve kimin dokunulmazlığı için kimden ne gibi yardım sağlamak isteniyordu?

O hâlde ciddi ve gerçek karar ne olabilirdi?

Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı, o da millî hâkimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak!
İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulanmasına başladığımız karar, bu karar olmuştur.

Ya İstiklal ya Ölüm!

Bu kararın dayandığı en güçlü muhakeme ve mantık şuydu:

Temel ilke: Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam istiklale sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar ferah ve bolluk içinde olursa olsun istiklalden yoksun millet, medeni insanlık dünyası karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir davranışa layık görülmez.

Yabancı bir devletin koruyup kollayıcılığını kabul etmek insanlık vasıflarından yoksunluğu, güçsüzlük ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten de bu seviyesizliğe düşmemiş olanların, isteyerek başına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilmez.
Hâlbuki Türk'ün haysiyeti, gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!...

O hâlde, “Ya istiklal ya ölüm!”. 

Atatürk, bu kararın alınmasından sonra 9 yıllık eylem aşamasının sonucunu Nutuk’un son sayfasında şu satırlarla açıklamıştır:
“Saygıdeğer Efendiler, sizi günlerce işgal eden uzun ve teferruatlı nutkum, nihayet geçmişe karışmış bir devrin hikâyesidir. Bunda milletim için ve gelecekteki evlatlarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek bazı noktaları belirtebilmiş isem kendimi bahtiyar sayacağım. 
Efendiler, bu nutkumla, millî varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, istiklalini nasıl kazandığını, ilim ve tekniğin en son esaslarına dayanan millî ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.
Bugün ulaştığımız sonuç, asırlardan beri çekilen millî felaketlerin yarattığı uyanıklığın eseri ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.

Şu sonucu, Türk gençliğine emanet ediyorum.”

Nutuk’un kapsamını Atatürk’ün bu sözlerinden hareketle “Türk milletinin istiklalini kazanması, milli ve çağdaş bir devlet kurması” olarak özetlenebilir.

9 Yıllık İcraatın Aşamaları

Nutuk, mademki Yeni Türkiye’nin 9 yıllık bir devrinin, hatta bir devrimin açıklanmasıdır bu devre şu üç aşamaya ayrılabilir:

Birinci Aşama: 1918-1920 yılları arasında yer alır ve Kuva-yı Milliye Dönemi olarak adlandırılabilir.

İkinci Aşama: 1920-1923 yılları arasında yer alır ve “Büyük Millet Meclisi (Hükümeti) Dönemi” olarak adlandırılabilir.

Üçüncü Aşama: 1923-1927 yıllarını kapsar ve “Cumhuriyet Dönemi” olarak adlandırılabilir. 

Kuva-yı Milliye Dönemi, Atatürk’ün çerçevesini çizdiği “Kuva-yı Milliye” kavramı ile şu şekilde açıklanabilir: “İstanbul Hükümeti, yurdun savunmasını, milletin ve devletin bağımsızlığını korumak hususundaki görevini yerine getirmek yeteneklerinden yoksun kalmıştır. İşte bunun içindir ki, bu görevi yapmak doğrudan doğruya milletin kendisine düşmekteydi. Millet, orduya kendi içinden görevlendirdiği erlerini, düşman saldırısına uğrayan bölgelerin korunmasına memur etmek zorunda kalmıştır. İşte Kuva-yı Milliye buna diyoruz.”

Kuva-yı Milliye aşamasındaki milli çalışmaların ilkeleri Atatürk tarafından Amasya Genelgesi’nde “Kuva-yı Milliye’yi etkin ve milli iradeyi üstün kılmak esastır.” şeklinde açıklamıştır. Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde alınan kararlar; daha önce Havza Genelgesi ile yurdun her tarafında kurulan ve Sivas Kongresi’nde “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleştirilen ve bu yapı adına temsil yetkisini Sivas’ta almış bulunan “Heyet-i Temsiliye” tarafından yürütülmüştür.

TBMM’nin açılması ile birlikte “Kuva-yı Milliye Dönemi” bitmiş, milletin kaderine milletin iradesini temsil eden Meclis el koymuştur. Atatürk TBMM’ni açış konuşmasında bu hususu belirtir ve “Kuva-yı Milliye’nin görevlerini bundan sonra Millet Meclis’nin yerine getireceğini” ifade eder.

Bu ikinci aşamada meclis çalışmalarının temeli ve temel ilkesi şöyle belirlenmiştir: Egemenlik, kayıtsız ve şartsız milletindir. Meclis’te toplanmış bulunan milli iradeyi yurdun kaderine üstün kılmak temel ilkedir. TBMM’nin üstünde bir kuvvet yoktur. Bu suretle, meclis tarafından millet adına kullanılmaya başlanan milli egemenlik sayesinde yurdun bağımsızlığı sağlandığı gibi, yeni bir Türk devletinin de kuruluşu gerçekleştirilecektir. Yani TBMM, hem ülkeyi işgalden kurtaracak hem de devlet kuracaktır.

Nutuk’un ele aldığı 9 yıllık zaman diliminin üçüncü aşaması ise kurulan yeni Türk devletinin yapılandırılması aşamasıdır. Çok milletli İmparatorluk’tan üniter-ulus devlete, yarı sömürge bir İmparatorluk’tan tam bağımsız devlete, Meşruti Monarşi ile yönetilen bir imparatorluk’tan demokratik, laik bir cumhuriyete gidiş aşama aşama bu aşamadan itibaren oluşturulmaya başlanacaktır. Bir anlamda 

“Türk İnkılabı” olarak ifade ettiğimiz o büyük değişim ve dönüşüm hareketinin gerçekleştirilmesi bu aşamanın ve sonrasının ana belirleyenidir.

İçeriğin Felsefesi: “Türk Milletinin Asaletinden Doğan ve Benim Vicdanımı Dolduran Yüksek ve Manevi Kuvvet”

Nutuk, Türk milletinin devlet kurucu özelliğinin 20. Yüzyıl başındaki başarılı bir örneğini ayrıntılarıyla anlatır. Tarihin bütün olaylarında olduğu gibi, bu olayda da büyük bir lidere ihtiyaç vardır. Hatta “kahramanlar kültürü” çok güçlü olan Türklerde bu ihtiyaç, özellikle de buhran, işgal ve dağılma dönemlerinde daha fazla kendini hissettirir. İşte Atatürk, Mütareke döneminin bütün karanlığı içinde aranan bu liderdir. İşgal O’nun liderliğinde sonlandırılacak, Yeni Türk Devleti O’nun liderliğinde kurulacaktır.

Tür milletinin bir ferdi olan ve “Dünya’ya gelişimdeki tek fevkaladelik Türk yaratılmamdır” diyerek Türklüğü ile övünen Atatürk, Türk milletinin bütün manevi ve milli hasletlerini karakterinde ve kişiliğinde toplamıştı. Atatürk milletimizin bu hasletlerini biçimlendirmiş, harekete geçirmiş ve bir büyük mucizeyi gerçekleştirmiştir. Bu hasletler, “duygu”, “düşünce” ve “aksiyon” olarak üç konuda toplanabilir.
Duygu konusunda millet sevgisi, insanlığa saygı ve ahlak anlayışı başta gelir. Bütün bunlarla ilgili Atatürk’ün çok sayıda sözü vardır. Sadece 1937’de söylediği şu sözler, Nutuk’ta anlatılanların felsefesini göstermeye yeter:

“Ben, 1919 senesi mayısı içinde Samsun’a çıktığım gün elimde, maddî hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevî bir kuvvet vardı. İşte ben bu milli kuvvete, bu Türk milletine güvenerek işe başladım. Ben Türk ufuklarından bir gün mutlaka bir güneş doğacağına, bunun hararet ve kuvvetinin bizi ısıtacağına, bundan bize bir güç çıkacağına o kadar emindim ki, bunu âdeta gözlerimle görüyordum.” 

Atatürk’ün bu sözünde geçen “manevi kuvvet” üzerinde durmak gerekir. Atatürk için manevi kuvvet, Türk milletini sevmek, Türk milletine güvenmektir. Bu da kaynak olarak Türk milletinin asaletinden doğmaktadır. Ne yazık ki, gerek onun yaşadığı dönemde, gerek ondan sonra bazıları Atatürk’teki Türk milleti sevgisini bir türlü anlayamamışlardır. Atatürk’ün millet sevgisi ve millete olan güveni, “insanlık sevgisi ve saygısı” ile bir bütündür ve ayrılmaz.

Atatürk, millet sevgisi ile insanlık sevgisi arasında bir köprü kurmuş ve “yurtta sulh, cihanda sulh” sözüyle bu iki kavramın birbiri ile olan ilişkisine güçlü bir vurgu yapmıştır. İkinci Dünya Savaşı öncesinde savaşın önlenmesi ve sürekli bir barışın kurulabilmesi için insanların bu yönde eğitilmeleri gerektiğine vurgu yapmıştır:

“Eğer sürekli bir barış isteniyorsa, insan kütlelerinin durumlarını iyileştirecek milletlerarası tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın tümünün refahı açlık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları haset, açgözlülük ve kinden uzaklaştırılacak şekilde eğitilmelidir.”

Nutuk içeriğinin felsefesini oluşturan ikinci önemli unsur “düşünce” boyutudur. Bu “duygu” ile bir bütünlük arzeder. Bu nedenle, “beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek değildir. Duygularımı ve fikirlerimi duyuyor ve anlıyorsanız bu kâfidir” demiştir. Atatürk bir dahi olarak, yalnızca bir asker, yalnızca bir devlet adamı, yönetici değildir. Onun dehasının önemli bir boyutunu da “düşünce adamlığı” (mütefekkir) özelliği oluşturur. Bu boyut diğer boyutları da besler. Düşünce adamı olarak Atatürk, aklın kanunlarına göre işleyen, bilimsel düşünceyi esas almıştır. Onun için “hayatta en hakiki mürşit (yol gösterici) ilimdir” diyecektir. İşte Nutuk içerik olarak bu akılcı ve bilimci düşünce felsefesine dayanır.

Nutuk’un içeriği bakımından “aksiyon” boyutu bizatihi 20. Yüzyılda Yeni Türk Devleti’nin kuruluş tarihinin açıklanmasıdır. Dolayısı ile Nutuk’ta bu süreç anlatılırken çağın koşulları ve kurulan yeni devletin niteliklerine göre yeni bir “ahlak” anlayışının ortaya konulduğu görülmektedir. O, ahlak konusunda doğrudan ne anladığını şu sözleri ile ortaya koymaktadır:

“Bu ahlak, bazı kitaplarda yazılı olan nasihatlerden ve bir akım ahlak hocalarının öğretilerinden farklıdır ve daha öncedir. Ahlakın kaynağı toplumdur, millettir. Bu nedenle ahlak için sosyal ve milli olabilir demek doğrudur. Ahlakın amacı kişinin maddi ve manevi yararını sağlamak değildir. Milletin sosyal düzenini, günümüzde ve gelecekteki refahını, saadetini ve güvenliğini sağlamaya hizmet etmektir. Medeniyet yolunda ilerlemede her hususta insanlardan ilgi, gayret ve hatta nefis fedakârlığı ve gereğinde onun hayatını feda etmesini ister. Milli eğitimin de amacı budur.”

Bütün bu duygular, düşünceler ve ahlak anlayışı Nutuk’taki tüm olayların akışına ve Nutuk’un felsefesine egemendir. Bundan dolayı Atatürk, bir düşünce adamı olduğu kadar, bir eylem veya aksiyon adamıdır da. Yalnız aksiyon adamı? Hayır. Yalnız düşünce adamı? Hayır. O da değil. Yalnız duygu adamı? Hayır. Hiç değil. Bunların tümünün bir sentezidir.

Nutuk’a “eskimezlik”, “kalıcılık” niteliği kazandıran bütün bu konulardaki düşüncelerdir. Atatürk’ü evrensel lider/kişi konumuna çıkaran söyledikleri ile yaptıkları arasında göze çarpan “uyumluluk”tur. Bu nedenle Atatürk, hayatında yalan söylemediğini, milletini yalanlarla aldatmadığını, yapılamayacak işleri yapılır gibi göstermek yönüne hiç gitmediğini hatırlatmakla iftihar eder ve övünür.

Atatürk bir konuşmasında; “Her an tarihe karşı, cihana karşı hareketlerimizin hesabını verebilecek bir durumda bulunmak gerekir.” Demiştir. Bu sözün içinde Atatürk’ün tüm hayatı, fikirleri ve ahlakı/karakteri saklıdır. Esasında Atatürk, Nutuk ile bir bakıma bu sözünün gereğini yerine getirmiş olmaktadır. 

 

Yrd. Doç. Dr. Ali GÜLER

Düzenleme : 31 Ekim 2017 17:15 Okunma : 8067
Foto galeri