Karamandan.com

Karamandan.com

05 Temmuz 2020 Pazar
karaman

Çocukluk Aşkım
Çocukluk Aşkım Ankaralı Çiğdem.
Kategori : Köşe Yazıları
22 Nisan 2020 12:09
 
Çocukluk Aşkım

Çocukluk Aşkım
Ankaralı Çiğdem...

O, baharın kızı, sarışınların en güzeli, komşularının en utangacı, yeşili ve kahverengiyi kendine en iyi yakıştıranı...

O, hoyrat ellerce en çok incitilen, yuvası en çok dağıtılan, tacını takıp gelinliğini giyemeden kalbi en çok deşilen...

O, kırların kızı, sessizliğe, sakinliğe sığınan bozkır güzeli...

O, bir dönemin şöhreti, gözdesi, göz kamaştıranı...

O, bugünün unutulmuşu, kalbi kırık prensesi, Anadolu’nun hüzünlü kızı...

Çiğdem’i ilk kez ilkokul öğrencisi iken gördüm. Hep o ilk gördüğüm haliyle hatırlarım. 

Cumhuriyet İlkokulu’nun kapısının önünde bir satıcı. Elinde yayvan hasır sepeti var. Sepette demet halinde onlarca çiğdem, birbirine örülü. Sepeti bir büyük hücreye, çiğdemleri ise ayaklarından zincirlenmiş esirlere benzettim.

Bazı öğrenciler para verip çiğdem aldı. Sık dokulu minik top benzeri filelerdi ilk dikkatimi çeken. Satıcı, eline aldığı çiğdem demetini sepetin kenarına vurunca, kızıl toprak döküldü. Yarısı sepete, yarısı yere. Misket büyüklüğündeki çiğdemlerin hırpalanışına üzüldüm. 

Alışkın minik eller, o güzelim torbacıkları, dantel gibi örülmüş kahverengi ağ katmanını acımasızca parçalayınca ortaya bembeyaz bir yumru çıkıyordu. Taze badem içine benziyordu. Farkı, tombulluğuydu.

Bana da ikram eden bir arkadaş oldu. Kokladım, sadece toprak kokusunu hissettim. Ağ benzeri keseciği yavaşça çıkardım. Soyulmuş, bembeyaz bir yumru elimdeydi. Her şeyi yiyemeyen bir çocuktum. Bir parça ısırdım. Ağzıma süt gibi, tatlımsı bir sıvı geldi. Kopardığım parçanın tadını sevmedim. Sanki soğan ve patatesin karışımından oluşmuş bir tat almıştım. Yutamadım, tükürdüm. Bir daha taze çiğdem yemedim.
Ama o gün gördüğüm çiğdemi, o kır güzelini hiç unutmadım. 

Nasıl Kıydın Bunlara?

Koronanın ciddiye alınmadığı günlerden bir Mart günü, Kızılay’da çocukluk aşkım çiğdemle karşılaştım. 

Ben yaşlarda biri. Kaldırıma çömelmiş, elinde büyükçe bir naylon poşet. Elini soktuğu poşetten çiğdem çıkarıyor, beşini bir araya getirip demet yapıyor. En büyük çiğdemin boyu üç-dört santim kadar.

Bunları bir gazete parçasına sarıyor. Bir demet çiğdem için beş lira istiyor. “Ah be canım kardeşim, nasıl kıydın bu güzelliğe” diye içimden geçiriyorum. 

Sarı çiçekler sertliğini ve parıltısını kaybetmiş. Pörsümüş sarı çiçekler ve bir iki yaprak, çiğdemin gövdesine ağır gelmiş olmalı ki, ikiye katlanmış gibiler.

Mürekkep kokulu gazete parçaları gözüme tabut gibi gözüküyor. Çiğdeme hiç yakışmayan bir tabut. Kazada ölenlerin üzerine eskiden gazete kağıtları örtülürdü. Olay yeri incelemesi bitene kadar ceset, üstünde gazete kağıdı örtülü öyle beklerdi. 

Kızılay’da da gördüğüm bunun benzeriydi. İnsan seli içinde, kaldırımda ölü çiğdemler ve gazete parçaları...

Çiğdemlerin kök yumrularının henüz oluşmadığını fark ettim. File görünümlü, toprak kokulu bohçaları yoktu.

Mart rüzgarında titreyen minicik mülteci çocuklar gibi; Korumasız ve çıplaktılar. Narin, zarif, çok çok güzellerdi ama kökleri  topraklarından ayrı düşmüştü.

Kızılay’da, poşetten çıkıp gazeteden tabuta konulan ve nereye gidecekleri meçhul körpecik çiğdemler acıma, şefkat, hüzün, kızgınlık vb. duyguları çağrıştırdı.

“Nerden buldun bu kadar çiğdemi?” diye sordum.

Çubuk’tan, Karacaören’den toplamış. Karacaören eskiden köydü, artık Ankara’nın mahallesi.

“Bunlar olmamış, fileleri bile yok, niye erken topladın?” dedim.

Sabah erken kalkmış, öğleye kadar kırlardan çiğdem sökmüş. “Binden fazla çiğdem var bu poşette” dedi.

Bilerek erken sökmüş; “Bunları balkona, bahçeye ve saksıya ekmek isteyenler oluyor. Bir de bu haliyle sevenler var. Bir bardakta veya vazoda birkaç gün canlı duruyorlar. Ondan erken topladım” diye devam etti.

Çiğdemi Kırlarda Görmek İsterim

Bu son cümle üzerine, yıllar önce Gölbaşı’nda yaşadığım günlerdeki bir olayı anımsadım.

Çiğdemci, daha doğrusu çiğdem avcısı “Kaç demet alacaksın” diye sorarken, ben mazideydim.

Bir arkadaşım, bir sanatçı ile tanışmış, beni de tanıştırmıştı. Doğa aşığı, hoş bir kadındı. Arkadaşımla ilişkileri başlamadan bitti.
Bir süre sonra sanatçı kadınla tesadüfen karşılaştık. Ben sormadan o söyledi, neden ayrıldıklarını:

“Benim kırda görmek istediğim çiğdemleri söküp vazoya koymuş. Kendisi bunu bilmiyor ama, ayrılma sebebim bir demet çiğdemdir. Çiğdemlere kıyan biriyle olamazdım.”

Sarı çiçekli çiğdemin literatürde yer alan Latince adı “Crocus Ancyrensis” ve bu ismi 1876 yılında G. Mav isimli bir İngiliz vermiş. “Crocus” çiğdem, “Ancyrensis” Ankaralı anlamında. Yani çiğdemin adı Ankaralı Çiğdem’dir veya yaygın kullanımıyla Ankara Çiğdemi’dir.

“Toprak ıslanıyor, ıslandıkça kararıyor ve havaya güzel bir koku yayılıyordu. Oh! Bu ne hoş, ne rahmani bir koku idi! Bu cennet kokusu, toprak kokusu idi.”

Bu müthiş cümleleri yazan bir Karamanlı. Botanikçi ve Türkiye’de bitki sosyolojisi bilim dalının kurucusu olan Prof. Dr. Hikmet Birand’tır.

Rahmetli Hikmet Birand’ın Anadolu Manzaraları adlı eserinde Ankara çiğdemi ile yaptığı sohbeti yer alır. Tadımlık olarak aşağıdaki bölümü burdan, tamamını kitaptan okuyun.

“Nihayet parlak koyu sarı çiçeklerini güneşe karşı çevirmiş olan Ankara çiğdemini buluyorum. İnce, yeşil bir kurdeleye benzeyen yapraklarını çakılların üzerine yaymış; memnun, mesrur. Hemen yanı başına çömeliyor, hoşbeşe başlıyorum:
‘Beni demet demet topluyorlar, yumrularımı yiyorlar, çiçeklerimi atıyorlar. Böyle giderse yakında bu yamaçlarda köküme kibrit suyu dökülecek. Sonra pek tuhaf olacak. Sizler değilse de çocuklarınız beni, Ankara çiğdemini, Ankara’da değil, kim bilir nerede, belki Londra’da, belki de Paris’te mi görecekler. Kaç yıllık dostuz. Sizinkilerin dikkatini çekmek, bana sataşmamalarını, eski bir hemşerileri gibi hatırımı saymalarını tembih etmek sana düşüyor.”

Hikmet Birand gözlemci, güzel yazı erbabı, bitkilerle, ağaçlarla ve doğayla sohbet eden adamdır. Bugünün ifadesiyle ‘doğaya fısıldayan adam’dır. 

Alıç Ağacı ile Sohbetler adlı kitabı, Türkiye tabiatını öğrenmek isteyenlerin rehberidir. Çok satan kitaplardandır. Okumayanın bir yanı eksiktir. 

Çiğdemli Pilav

Çiğdemi taze olarak yiyemedim, yemeye cesaret edemedim. Çocukluğumun nahoş tadını da unutmadım, çiğdemin kahverengi örgülü kostümünü de. 

Çorum ve Yozgat’ta çiğdemli bulgur pilavı, Gaziantep’te ise çiğdemli, kuzu etli ve pirinçli aşını yedim. Çiğdemin dişe dokunan hafif sertliğini ve mantarı andıran kıvamını beğendim. Çocukluğumun tiksindirici kokusu sütlü sıvıdan eser yoktu. Belki mevsiminde denk gelmedim, belki bilinç dışı yemek istemediğim için çiğdemli pilav ve çiğdem aşından ikinci kez tatmadım.

Ankara’da da çiğdemli pilav pişirildiğini çok duydum ama hiçbir yerde önüme çıkmadı.

Pir Sultan Abdal’ın “Sarı Çiğdem”ini ilk kez 1970’li yıllarda Ruhi Su’dan dinledim. Hala dinlerim, tekrar tekrar. Bıkmadan, zevkle, ürpererek dinlerim.
Pir Sultan, Ruhi Su ve Sarı Çiğdem, ruhumun üç güzeli, üçünü kardeş belledim. 
(Buradan dinleyebilirsiniz.)

İnsanın zulmüne mevsimler aldırış etmez. İlahi saatin ibresi şaşmaz. Bahar gelir, çiçekler açar. Bahar, “Geçen yıl yüzüme bakmadınız. Bazılarınız da canıma okudu. Bir daha ülkenize ayak basarsam iki olsun” demez.

Ama doğanın zulme uğrayan her parçası; çiçek, böcek, toprak, su, maden, ağaç, hava, ırmak ve deniz ve insanla birlikte her canlı ya ölüyor, ya kirleniyor, ya azalıyor, ya can çekişiyor.

Başımızı kaldırıp çiçeğe, böceğe, kuşa ve yağmura bakmıyorsak bile onlara zulmetmeyelim.

İki Nimet Kapımızda

Baharı fırsat bilelim. Bahar yeniden diriliştir. Ramazan ayı da geldi. İki nimeti bir arada göreceğiz. Bahar ve Ramazan... Ne kadar güzeller. Birlikte çok çok güzeller...

Baharı ve Ramazan’ı benliğimizle, tüm varlığımızla hissedelim. Ruhumuzun toprağını alt üst edelim. Çiğnenen, katılaşan ve hor kullanılmış yanımızı nadasa bırakalım. Dinlenmiş, ihmal edilmiş ve unutulmuş yanımızı ise havalandıralım ve yeni düşünce tohumları ekelim. Yeni ürünler için hazırlık yapalım.

Mevsimleri ve günleri nasıl yaşıyorsak öyle hissederiz. Bir bahar uzağımızdan geçip gidiyor. Görüyoruz, hissediyoruz ama içinde yer alamıyoruz. Koronavirüs baharla aramıza zorunlu mesafe koydu.

Ramazan ayı oruç ayı. Bazı isteklerimizle ve ihtiyaçlarımızla aramıza zorunlu mesafe koyma sırası bu kez bizde. Gönüllü olarak kendimize yakın, eşyaya uzak durma günleri.

Bir şeyden uzak kalıyorsak, bir başka şeye yaklaşıyoruz demektir. Yakın olduğumuz her neyse onun farkına varalım.

Çiğdem, Ramazan’a da yakışan bir çiçek. Pir Sultan demiş ya:
“Asacığı elinde
Hak kelamı dilinde
Çiğdemde dervişlik var.”

Bir farklı sesten dinlemek isterseniz; Fazıl Say İlk Şarkılar Albümü’nden Serenad Bağcan’ı öneririm.

Okuyuculara hayırlı ramazanlar dilerim.

Not: Hidayet Devranoğlu ve Hakkı Aslanbaş Ticaret Lisesi’nden dönem arkadaşlarımdı. Her iki arkadaşımla da liseden mezun olduktan sonra bir daha karşılaşmadım. İstanbul’da vefat eden Hidayet Devranoğlu’na ve Alanya’da vefat eden Hakkı Aslanbaş’a Allah’tan rahmet, kederli ailelerine ve sevenlerine başsağlığı dilerim.

AHMET TEK

Okunma : 2764
EKSPERTİZ
guney sigorta
karaman


Gündem haberleri
Karaman’da bir fabrika virüs nedeniyle üretimi durdurdu
01 Temmuz 2020 Okunma: 19173 Ekonomi
Karamanlı polis memuru hayatını kaybetti
03 Temmuz 2020 Okunma: 11109 Gündem
Son Dakika! Baldızını Vurdu
03 Temmuz 2020 Okunma: 8418 Asayiş
Son dört günün en çok okunan haberlerini gösterir
Ayın en çok okunan haberleri için tıklayın