"Üstünlerin Hukuku" "Adalet"İ İğfal Ediyor | Karamandan.com - | Karaman Haber

"Üstünlerin Hukuku" "Adalet"İ İğfal Ediyor | Karamandan.com - | Karaman Haber

20 Şubat 2018 Salı
"Üstünlerin Hukuku" "Adalet"İ İğfal Ediyor

Uluslararası hukuk adaleti önemsiyor mu? 

Ya da uluslararası hukuk "Hukukun Üstünlüğü" ilkesine göre mi tavır belirliyor, yoksa "Üstünlerin Hukuku"(!) ilkesine göre mi? 
Maalesef, uluslararası alanda "Hukukun Üstünlüğü" diye bir kavramın yerinde yeller esiyor.

Hatırlayın Türkiye’nin, darbelerin doğal sonucu olarak, dışarıdan icazet alan yöneticiler tarafından yönetildiği dönemlerde, "Hukukun Üstünlüğü" tamamen ayaklar altına alınmıştı.

Geniş bir kesimin sempatisini kazanmış bir siyasi parti, gazetelerde yayınlanmış hamaset yoğunluklu sözde haberlerin kupürlerinden oluşan suç belgeleri(!) ile açılan kapatma davasına maruz kalmıştı. Gazete kupürleri dava dosyasına konularak; kanunlar çerçevesinde kurulmuş, yine kanunlara göre faaliyet yürüten, meşru bir siyasi parti kapatılabiliyordu.

Üstelik davayı açan savcının, hukukla bağdaşmayan, yargı mensuplarına hiç yakışmayan “Kan emici vampir” “Habis Ur” gibi, hamasi tanımlamalarla bir siyasi partiye teveccüh edenleri rencide etmeye hakkı yoktu. 

Hiçbir yargı mensubu hazırladığı dava dosyasında taraf gibi davranmaz, sadece kanunların ihlal edilip, edilmediği ile ilgili olmalıdır. Taraf olması, adalet terazisinin bir kefesine oturmak gibi yanlış bir davranıştır.

İşte bu adaleti ayaklar altına seren durum, iktidar olduğu halde, muktedir olamayan; muktedirlerin vesayetinde olan iktidarların doğal bir sonucuydu.

"Kim bu muktedirler?" sorusuna cevap olarak, kendilerinin o koltuğa oturmasına, verdikleri icazetle vesile olan, vesayet sahibi güçleri kelimelerle değil, mimiklerle işaret ediyorlardı.

Vesayet sahiplerini doğrudan söyleme cesaretleri olmadığı için hiç bir ülkede olmayan "Zinde Güçler" tabiri de dilimize yerleşmiş, vesayet sahipleri bu terimle ifade ediliyordu.

"Zinde güçler" denildiği zaman, herkes kafasına göre bir gücü tasavvur ediyordu. 

Kimi Orduyu, kimi "Encümen-i Daniş" denilen kurulu, kimi de "Batı Çalışma Grubu" denilen ve Müslümanları fişleyen grubu "Zinde Güç" olarak tanımlıyordu.

Aslında saydığımız kurumların hepsine tahakküm eden üst kurum NATO’dan başkası değildi. Tabii ki NATO üyesi olan Haçlı ülkelerin istihbarat teşkilatları da İslam’la mücadelenin yürütücüleriydi. Tabii ki ileri karakolları İsrail’in Mossad örgütü de onlarda geri kalmıyor, Türk otoritelerden(!) izin almadan “Ilımlı İslam” görüntüsüne sahip olmayan Müslümanları hava alanlarında operasyonlar yaparak topluyordu. 
Hala merakıma mucip, bu toplanan kişilerden kaçının Guantanamo kampına götürülüp, işkencelere maruz bırakıldığı…

Sırf İslami kökenli diye bir siyasi partinin farklı görüşlerine tahammül edilemiyor, kapatılıyor; yeniden, başka isimle açılmasına rağmen onu da kapatılıyor, bu da adalet(!) oluyordu 

Yine İslami kökenli yayınlar yapan Vakit Gazetesi de astronomik tazminatlar ödemeye mahkum edilerek kapatılmış, farklı bir isimle yeniden açıldığı halde yine kapatılmıştı.

Bazı yazarlarının evleri haciz konularak satılmış, evsiz bırakılmıştı. Bu da sözde bir adalet(!) anlayışıydı.

Aslında bütün bunlar üyesi olduğumuz, bizi dış tehditlerden koruyacağını düşündüğümüz NATO marifetiyle yapılıyordu.

Öyle ki, Vakit gazetesine 350 general ayrı, ayrı tazminat davası açmışlardı. 

Siz de merak etmiyor musunuz o 350 generalden kaç tanesi “Fetö Örgütü” yapılanması içinde yer almıştır?

Tabii ki bu zulümlerin "Hukukun Üstünlüğü" ve "Adalet" kavramları ile ilgisi olmasa da, NATO'nun yeşil renkle temsil edilen düşman(!) olarak kabul gören İslam'la savaşma stratejisine uygundu. 

İktidarlar da muktedirlerin isteği doğrultusunda, İslam’la savaşa kolaylık sağlıyordu.

Amaç asla "Adalet" dağıtmak değil, İslam'ı ve İslami kimliği olduğu var sayılan (Ilımlı İslam olmayan) kişi, grup, dernek, vakıf, gazete, dergi onların hedefindeydi ve ortadan kaldırılmalıydı.

Bu vesileyle 12-13 yaşlarındaki İmam Hatip Ortaokulu ve Liselerine giden başörtülü kızlarımızın kollarına kelepçe takmak da bir başka "Adalet"(!) anlayışının yansımasıydı.

Üniversite eğitimlerini yapmalarına izin vermemek, ya da ikna odaları kurup onları başlarını açmaya ikna etmek de yine bir "Adalet"(!) örneğiydi.

Yani Deli Dumrul gibi susuz dereye köprü kurmuşlar, geçenden 5 akçe, geçmeyenden döve, döve 10 akçe alıyorlardı.

Uluslararası alanda örnek vermek gerekirse; İran petrol, doğalgaz satıyor ve parasını bankalar vasıtasıyla tahsil ediyor. Ama bu normal durum yerini, bir süre sonra Deli Dumrul'un bir kararıyla anormal bir duruma bırakıyor.

Dünyamızın Deli Dumrul'u olan ABD bir karar alıyor "İran'a ekonomik yaptırımlar uyguluyoruz. Bundan sonra hiç bir banka İran'ın doğal gaz ve petrol satışlarından elde ettiği gelirleri transfer edemeyecek" diye…

Tabii ki kendi uluslararası firmaları saman altından su yürüterek ilişkileri yürütmeye devam ederken, muktedir oldukları Türkiye gibi ülkelerin köprüden geçmesini beklediler.

İsterseniz, Deli Dumrul'un köprüsünden geçmeyin; döve, döve geçiş ücretinin iki katını sizden tahsil ederler(!)
Yazdıklarım bir mizah gibi ama maalesef vaka-i adiyedir.

Nitekim Halkbank İran'ın altına dönüştürdüğü petrol ve doğalgaz bedellerinin hesapta tutulması konusunda kolaylık sağlar. Hesaptaki tutar, aklanan kara para değil, satılan doğal gaz ve petrol bedelidir.

Ama Deli Dumrul içerideki avaneleri vasıtasıyla rahat durmaz 17-25 Aralık'ta yolsuzluk operasyonu adıyla darbe girişimine kalkışır.
Tabii ki işgüzar savcılar suç unsuru belge bulma gibi bir dert taşımadan iş adamları ve bakanlar hakkında hüküm tesis etmeye kalktıkları için haklarında soruşturma açılır.

Soruşturma tamamlanana kadar görevden alınırlar. 

Kendileri de suç işlediklerinden emin oldukları için kaçarak ceza almaktan paçalarını kurtarırlar.

Tabii ki bu arada "Adalet" kucaktan kucağa düşen sokak kadınına dönüşür. Çünkü hukuku istila eden "Üstünler" hukuku dönüştürmüş, kendi araçları haline getirmiştir.

"Adalet" arayışı ile kaçanların yerine atanan savcılar mühürleri dahi açılmamış 25 çuval dolusu belgeyi inceler.

Kovuşturma açılmasını gerektiren tek bir belge bulamadıkları için "Kovuşturmaya gerek olmadığına…" dair karar alırlar.

Böylece "Adalet" bir kez daha iğfal edilmekten kurtulur.

Ama Deli Dumrul boş durmaz, Başbakan Erdoğan hakkında,  menfi ifadelere imza attıramadıkları Rıza Sarraf’ı bu sefer, ABD ziyareti sırasında enseleyip gözaltına alır.

Görev gereği defalarca ABD’ye giden Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Attila’yı 6. gidişine kadar hakkında işlem yapmadıkları halde, ne hikmetse 7. gidişinde gözaltına alırlar.

FBI Ajanı Sibel Edmonds, ABD'nin Rıza Sarraf kumpasına ilişkin, "Rıza Sarraf'a Erdoğan aleyhinde konuşması için işkence ediyorlar" açıklamasını yapar.

Bizlere de adalet’i iğfal etme gayretlerini, "Adalet arama" olarak yutturmayı başarırlar.

Çünkü tüm dünyada onların arzusu doğrultusunda yayın yapan "Sahibinin Sesi" medya organları, onlar adına algı operasyonu yaparak uygun ortamı hazırlamaktadır.

Olayların gerçek yüzünü görenler, ibretle izlerken; bir kısım insanlar da tepki vermeksizin, kendileri açısında ortaya çıkabilecek siyasi rantın hayalini kurarlar.

Rıza Sarraf'ın dava dosyasını inceleyen "Bağımsız Hukuk Denetçisi" dosyada belge niteliği taşıyan hiç bir evrak bulunmadığını ifade eder…
Dosyada bulunan belge olarak konulmuş kâğıtların, gazete kupürleri olduğu ve hukuk açısından hiç bir kıymetlerinin olmadığını ifade eder.
Tabii ki Deli Dumrul yine, kurduğu köprünün susuz dere üzerinde olduğuna aldırmaz, bedel tahsil etme gayretinden de asla taviz vermez.
Bakalım bu sefer "Adalet"in iğfal edilmesini engelleyebilecek, hakkaniyet sahibi bir babayiğit çıkacak mı; göreceğiz.

 

 

Düzenleme : 21 Kasım 2017 12:58 Okunma : 2088
Foto galeri