Hangi Cumhuriyet; Nato’nun Egemen Olduğu Cumhuriyet mi? | Karamandan.com - | Karaman Haber

Hangi Cumhuriyet; Nato’nun Egemen Olduğu Cumhuriyet mi? | Karamandan.com - | Karaman Haber

21 Kasım 2017 Salı
Hangi Cumhuriyet; Nato’nun Egemen Olduğu Cumhuriyet mi?

CHP'nin Cumhuriyet anlayışını özetleyen bir sözü, daha ilk gençlik yıllarımda bir Profesörün ağzından, bizzat duymuştum. 

TRT'de bir röportajda sorulara cevap veriyordu malum Profesör. 

Tabii ki TRT Genel Müdürü İsmail Cem idi…

İsmail Cem dediğime bakmayın, asıl adı Cem İpekçi'ydi.

(Neden adını “İsmail Cem” olarak değiştirdiği, hala bir muamma.)

Hani şu Mehmet Ali Ağca tarafından öldürüldüğü iddia edilen, ya da öldürtülen Abdi İpekçi'nin yeğeni… 

İşte asıl adı Cem İpekçi olan İsmail Cem döneminde TRT'de ismini hatırlayamadığım bir Profesör konuşma yapıyor; Cumhuriyetin faziletlerinden bahsediyordu. Cumhuriyet rejiminin gelişi ile insanların Allah'a kul olmaktan kurtulduklarını, özgür ve bağımsız vatandaşlar olduklarını ifade ediyordu.

Sanki Allah’a kul olanlar vatandaş olamıyormuş gibi…

O dönemler Ülkücülüğü yeni, yeni tanımaya başladığım gençlik yıllarımın başlangıcı olmasına rağmen, bu sözler beni şok etmişti. Çünkü biz Müslümandık ve Allah'a kul olmaktan da 
bir şikayetimiz yoktu. 

Aslında asıl özgürlük Allah'a gerçek kul olabilmekten geçiyordu.

Allah'ın yasakladığı şeyleri yapmak ne zamandan beri özgürlük zannedilmeye başlanmıştı ki; Allah’a kul olmadığımız zaman, özgür ve bağımsız olacaktık?

Aslında kula, kul olmak yerine, asıl; Allah'a kul olmak özgürlüğün, insan olmanın, insanca yaşamanın kapısını açıyordu. Biz böyle öğrenmiş, böyle görmüştük.

İşte o Profesörün konuşmasını takip eden yıllar sürekli olarak her on yılda bir darbe balansının yapılarak, arzu edilen iktidarların getirilmesiyle, sömürüye kapı aralayan yıllar oldu.

Güya, Komünizm gerekçesiyle güvenliğimizi teminat altına alabilmek için 1952 yılında NATO’ya üye olmuştuk.

Glasnost ve Perestroyka ilkelerinin 1987 yılında uygulamaya konulmasından sonra Baltık devletleri başta olmak üzere bağımsızlık ilanları başladı.

SSCB sınırları içinde olan Litvanya, Letonya ve Estonya 1990 yılında birlikten ayrıldıklarını ilan ettiler.

21 Aralık 1991’de, 11 eski Sovyet Cumhuriyeti Kazakistan’ın başkenti Alma Ata’da bildirge imzalayarak “Bağımsız Devletler Topluluğu” nu (BDT)kurdular. 


 
Gorbaçov 25 Aralık 1991’de başkanlık görevinden istifa etti. Bununla Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ömrünü tamamlayarak tarih sahnesinden çekilmiş oldu.

Bu gelişmeler üzerine “Doğu Bloku” ülkelerini ekonomik yönden birbirlerine bağlayan COMECON 28 Haziran 1991 günü, üye devlet delegelerinin Budapeşte’de bir araya gelerek, örgütün feshine ilişkin protokolü imzalanmasıyla sona erdi.

SSCB'nin dağılma işaretlerinin görülmeye başlanması üzerine NATO’ da "Düşman Güç" tanımlaması komünizmi temsil eden kırmızıdan, İslam’ı temsil eden yeşil renge dönüştü.

1990'da İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher, İskoçya'daki NATO zirvesinde yeni düşmanın ‘İslam' olarak belirlendiğini açıkladı. NATO Genel Sekreteri ve ABD Başkan adaylarından Willy Claes, 2 Şubat 1995'te: "Fundamentalizm (yani İslam), en az komünizm kadar tehlikelidir. Lütfen bu tehlikeyi küçümsemeyin. NATO askeri ittifaktan daha fazla bir şeydir(anladık, muktedir olan hamimiz). Kendisini Kuzey Amerika ile Avrupa'yı birbirine bağlayan uygarlığın temel ilkelerini savunmaya adamıştır" diyordu.

İşte bu yeni tanımlama en çok CHP tarafından benimsendi.

Birkaç siyasi cinayet işlenerek İslamcı olarak lanse edilen kişilerin suçlu olarak ilan edilmesi sol görüşlülerin sokağa dökülüp "Kahrolsun Şeriat "diye sloganlar atmasını sağladı.
Güya komünizmi getirecekleri iddiasıyla Ülkücülere hedef olarak gösterilen “Devrimciler” aynı sloganın ortak paydasında Ülkücülerle birleşmişti.

Gerçi her iki kanadı da ileri süren, yine Gladyo örgütüydü.

Tabii ki bu durum “Türklük bedenimiz, İslamiyet ruhumuzdur; ruhsuz beden ceset olur” ya da “Tanrı Dağı kadar Türk; Hira Dağı kadar Müslümanız” diyen Ülkücü kesimi hoşnut etmemişti.
“Kahrolsun Şeriat” sloganlarının gökleri inlettiği Uğur Mumcu’nun cenaze töreni, onlar için bir sorgulamanın başlangıcı ve bir dönüm noktası olmuştu.

İşin ilginç yanı Terör Örgütü PKK’yı besleyen kaynakları görüp, deşifre eden Uğur Mumcu İslamcılar(!) tarafından öldürüldüğü görüntüsü verilerek katledilmişti. 

Hiç kimsenin bireysel olarak elde edemeyeceği, sadece NATO’da bulunan kalıp patlayıcı, arabasına konulup patlatılmıştı. 

Uğur Mumcu’dan geriye, en fazla ceviz büyüklüğünde kanlı et parçacıkları kalmıştı.
Böylece hem NATO’nun gizli yapılanması olan “Gladyo” nun kurup, desteklediği terör örgütü PKK’nın kimler tarafından desteklendiğine dair delillerin olacağı kitabı yazması engellenmiş, diğer yandan da Uğur Mumcu’nun katili olarak gösterilen dindar Müslümanların bertaraf edilmesinin önü açılmıştı.

İşte bu nokta Cumhuriyetin cumhursuz bir Cumhuriyet rejimi ile yönetildiğimiz gerçeğinin de anlaşılmaya başladığı noktadır.

Bu noktadan sonra “Ilımlı”(!) olmayan Müslümanlarla da toplum ekseriyetinin desteğini alan mücadelenin yolu açılmıştı.

Üstelik bu mücadelede Müslüman halk olmayacak zulümlere maruz kalıyordu. İktidarlar NATO’ya ait gizli Gladyo örgütlenmesinin iradesi dışına çıkamayan iktidarlardı.

Tabii ki arada bir istisnai durumlar ortaya çıksa da çabucak hizaya sokulmaları zor olmuyordu.
CIA ve Mossad, MI6 hava alanlarımızda yerel yöneticilerden İzin almaya gerek duymaksızın operasyon yapıyor, sakallı Müslümanları toplayabiliyordu. 

Hatta bizzat istihbarat örgütleri tarafından kurulup, daha sonra da operasyon yapılarak öldürülen eylemciler, halkın İslami(!) teröre kalpten inanmasını sağlamıştı.


 
Sonrasında istihbarat örgütlere İslami hassasiyeti yüksek olan yayınladıkları bir dergi etrafında örgütlenmiş, zararsız grupları kolayca imha etmelerinin de önü açıldı.
İzbe bodrumlarda domuz bağı ile bağlanıp, katledilerek aynı evin zeminine gömülmüş insanlar sonra nasıl oluyorsa bulunuyor, “Örgüt içi hesaplaşma kurbanı(!)” olarak gösteriliyordu. Oysa düşman İslam, mücadele edenler belliydi.

Toplumu İslam’dan uzaklaştırmak için konsomatristen başörtülü Fadime Şahin, esrarkeşten de Ali Kalkancı adına bir şeyh üretilerek basının da eşlik edip canlı yayın yapmasıyla basılmış,
diğer tarikatların “Hizmet Örgütü(!)” denilen örgütten farkı ortaya konulmuştu. Hepsinin ahlaksız(!) şeyhine cinsel köle olmuş kadınların olduğu(!) örgütlenmeler olduğu toplum zihnine kazınmıştı. 

Ankara girişinde “Aczmendi” denilen, isminden bile operasyon örgütü olduğu anlaşılan garip kıyafetli kişiler canlı yayınla namaz kılmıştı. Oysa kıldıkları namazda önce sola, sonra sağa selam verdiklerini çok az kişi fark etti. 

Tabii ki bu operasyon bu örgüte sempatisi olan(!) insanların oy vermiş olduğu siyasi partiye yapılan post modern darbenin de önünü açmıştı. 

Artık onları ticari ve ekonomik alandan da silmek gerekiyordu. Bu amaçla halkın katılımı ile kurulmuş firmalar “Yeşil Sermaye” adıyla NATO konseptine uygun şekilde kategorize edilmiş
Geri kalan sermaye de “Kırmızı Sermaye” olarak kabul görmüştü. Yeşil kategoride olanlara her türlü zulüm yapılarak, başarılı olmalarının önü kapatılmıştı. 

Onlardan hala Bera Otel ve Kazımkarabekir Gıda Şehri ile faaliyetini yürüten Kombassan ayakta kalabilmişti. Dışarıdan ısmarladıkları makinalar gümrüklerde 1 yıl boyunca bekletilip, teslim edilmeyerek binası hazır olan fabrikanın faaliyete geçmesinin önü kapatılmıştı.

Hatta halktan para toplayarak kurulan firmalara sızılmış, toplanan paralarla kayıplara karışan kişiler ortaya çıkmış, milyonlarca sermayedarın sermayelerini kaybetmesi sağlanmıştı. 

İktidar onlara destek verip, toplanan sermayelere bir kural getirmek yerine başıboş ve kuralsız para toplanmasına ve ardından suiistimallerin ortaya çıkmasına göz yummuştu.

Ama olsundu; zira İslam çok büyük bir tehditti(!) ve acımasızca mücadele edilmeli her alanda izleri silinmeliydi.

İşte post modern darbenin sonunda İslami yanı ağır basan, 5 vakit namazını kılan memurlar Batı Çalışma Grubu adıyla kurulan bir örgüt tarafından fişlenmeye başlandı.

İşte o fişlenenlerin biri de bu satırları yazan kişidir.

Kiremit rengi fişleme kartonunu muhtara veren Jandarma muhtarı ikaz etmeyi unuttuğu için muhtar işgüzarlık yaparak,

kartonu bana getirip doldurmamı istemişti. Ben de muhtara “Beni, bana mı fişleteceksin muhtar?” diye geri göndermiştim.

Bunun cezasını da Jandarma tarafından terörist gibi arabamın önü kesilip, silah doğrultarak; bacaklarımı açıp, ellerimi arabanın üstüne koymam emredilip, üstüm ve arabam aranmıştı. Tabii ki pazardan almış olduğum meyve ve sebzeden başka bir şey bulamamışlardı. Bir de arabamda buldukları Vakit mi, Akit mi, yoksa Yeni Akit mi, adında bir gazeteydi. 

Bu gazetede okuyucuları gibi onlara göre sicili bozuk(!) 300 generalin topluca açtığı tazminat davaları sonucu defalarca kapatılıp, yeniden isim değişikliğiyle açılmış bir gazeteydi. İcraya verilip tüm varlıklarını tazminat olarak ödemeye mahkûm edilmişlerdi; okuyucusuna mı acıyacaklardı? 

Gerçi o kadar da zalim olamadılar(!) gazeteyi suç delili sayıp, beni gözaltına alamadılar. Ama diğer memur arkadaşlarım vasıtasıyla zihniyet olarak bizleri aşağılayan şiirler yazılmış pusula göndermekten geri kalmadılar. Hoş; ben de bir başka şiirle onlara cevap göndermiştim.
İşte bu dönemlerde Üniversitelere başörtülü kız öğrenciler, askeri okullara ninesi kapalı, dedesi İslami sakallı çocuklar özellikle alınmıyordu.

Üniversite kapılarında “İkna Odası” adıyla odalar kurulup, başörtülü kız öğrenciler başını açmaya ikna ediliyordu(!).

Hatta bu odanın mucidi Nur Serter’de daha sonra CHP’den milletvekili yapılacaktı. 

Kızları başını açmaya ikna ettiği kamera görüntülerini evinde sakladığı bilgileri vardı.

Hala merakıma mucip; acaba kızları zorla soyup, çıplak görüntülerini alarak, “Başörtülü olarak gelirsen, bu görüntüleri medyaya veririm” mi demişti? Hiçbir cesur savcı bu bayana, 
bu soruyu sormayı akıl edemedi. Meğer onlar da içeriden kuşatılmış, müdahale edemeyecek duruma getirilmiş.

İktidarlar “Fundamentalizm” denilen güya aşırı uç olduğu iddia edilen İslam’la mücadele etmek zorundaydılar.

İktidarlar kendi ifadeleriyle iktidardılar ama muktedir değildiler.

Bu sebeple de Müslümanlara reva görülen zulme dur diyemiyorlardı.

Peki, nerede kaldı o zaman Cumhuriyetimizin cumhuru?

Güya, egemenlik kayıtsız şartsız milletindi ama o millet askeri okullara erkek çocuklarını, Üniversitelere de başörtülü kız çocuklarını gönderemiyordu.

İşte böyle ucube bir; cumhuru takmayan Cumhuriyet anlayışımız vardı. 

İşte o günlerde “Gladyo” sadece siyasi cinayetler işleyip, terör örgütleri kurup, desteklemekle kalmamış, Müslümanları bir araya toplayıp, yapacakları yardımları organize eden “Vakıf” amaçlı kurumlara da sızmışlardı.

CHP iktidarlarının “Kendi adamlarımı almayacaktım da Ülkücüleri mi alacaktım?” diyerek, adli kurumlarda pişkince yaptığı kadrolaşma; ”Gladyo” nun ele geçirdiği “Hizmet Vakfı(!)”nın,  tüm devlet kurumlarında kolayca kadrolaşmasına vesile olmuştu.

Öyle ya, CHP kendi iktidarında militanlarını devlet kurumlarına yığıp, kadrolaşırken, karşı taraf neden bunu yapmasın? 

İşte bu saikle Gladyo tarafından “Truva Atı” haline getirilen örgüt kolayca devlet kurumlarını ele geçirmişti.

Biz o dönemlerde “Hizmet Vakfı” olarak tanınmış örgütün icraatlarına bakarak gurur duyuyorduk. 
Bir Ülkücü olarak nasıl gurur duymazdı ki, dünyanın her tarafında Türkçe Bayrağını dalgalandırıyor(!), Türkçe konuşan gençler yetiştiriyorlardı(!).

Tüm iktidarlar altlarına kırmızı halılar seriyor, karşılaştıkları sorunları çözme konusunda hemen girişimde bulunuyorlardı.

Hatta “Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi” kitabını yazan ama bundan kurtulmak için önerilerini yazmayan Dış İşleri Bakanı İsmail Cem bile, onların sorunlarını çözme konusunda yardımlarını esirgememiş,  F. Gülen’i Vatikan’a göndererek “Hoşgörü ve Diyalog”(!) başlatmalarının önünü açmıştı.

O sıralarda işim gereği öğretmen arkadaşlarla daha çok samimi oluyor, sık sık toplanıp sohbetler ediyorduk.

Konyalı bir Ülkücü öğretmen arkadaş Hizmet Vakfı(!)’nın samimi bir taraftarıydı. Her ay maaşından beyaz eşya taksiti öder gibi himmetler ödüyordu. 

O zamanlar renkli televizyon bir memurun kolayca alamayacağı bir ürün olmasına rağmen bu öğretmen arkadaş her ay taksitle yardım yapıyordu. Açıkçası bu duruma gıpta etmiştim. 
Zaman, zaman yakın çevremizde düzenlenen Türkçe Olimpiyatlarına katılıp, Türkçe şarkı, türkü söyleyen siyahi ve diğer yabancı gençleri gördükçe, bir Ülkücü olarak gurur duyuyorduk.
Dershaneler, onlara ait olan, alternatifsiz ve gidenlerin Üniversitelere girişte elde ettiği başarıların, metrelerce uzunluğundaki pankartlarla sergilendiği kurumlardı.

CHP’li vekillerin bile çocuklarını onların dershanesine gönderdiklerini ifade ettiklerinde siyaset üstü kaldıkları için sempatimiz daha da artıyordu.

Zaten diğer dini cemaatlerde olduğu gibi her seçimde onlara direktif gönderilmediği, herkesin siyasi tercihinde serbest olduğunu biliyorduk. 

Bu sebeple de her iktidar onlara asla zorluk çıkarmamış, her türlü kolaylığı sağlamıştır.
Ak Parti iktidarları döneminde, Cumhuriyetin cumhuru egemenliği yavaş, yavaş ele geçirmeye başlamıştı.

Ama Gladyo ’nun “Truva Atı” olan “Hizmet Örgütü(!)” bunu da fırsata çevirmiş, dindar gençlerin askeri okullara gidebilme imkânından yararlanarak “Dindar” görüntüsüyle militanlarını Ordu içinde kadrolaştırma fırsatı bulmuştu.

Cumhur “Hizmet Örgütü(!)” olarak bildiği örgüt bünyesindeki gençlerin, yani kendi çocuklarının askeri okullara girişini kazanılmış bir hak olarak görüyor, tepki vermiyordu. 
Bu da Gladyo militanlarının vakti geldiğinde kullanılmak üzere Ordu içinde ağlarını örmesi anlamına geliyordu.

İşte 15 Temmuz’da o vaktin geldiğini düşünerek, Türkiye’yi işgal etmeye kalkıştılar.
Ama karşılarında modern silahlara karşı silahsız ve sadece “İman Gücü” ile karşı koyan, çocuklarını işgalcilerin elinden kurtarmaya çalışan bir cumhur gördük.

İşte bu sebeple 15 Temmuz, Cumhuriyetin gerçek anlamda Millet egemenliğine dönüştüğü yani, cumhursuz Cumhuriyetin cumhuruna kavuştuğu tarihtir.

Artık egemenliğin NATO bünyesindeki gizli Gladyo’ya değil, Millete ait olduğu dönemlerdeyiz.
Bu sebeple Cumhuriyet artık millet için de bir anlam ifade ediyor.

Suriye’de yaşananları da sakın onların iç meselesi zannetmeyin. Türkiye’de kaybettikleri egemenliği tekrar kazanabilmek için bizi kuşatmaya devam ediyorlar.

Terör örgütleri üzerinden savaşmayı tercih ediyor olsalar da Günü geldiği zaman fiili olarak savaşa dâhil olacakları günleri de göreceğiz; tabii ki cesaret edebilirlerse...

15 Temmuz’da yaptığımız, sadece ısınma hareketiydi.

Bundan sonra silahsız olarak değil, elimizde kendi üretimimiz olan silahlarla bu mücadeleyi sürdüreceğiz.

İşte bu özetlemeye çalıştığımız gerçekler sebebiyle;

nihayet, son 15 yıldır gerçekten halk egemenliğine dayalı bir Cumhuriyeti, müşahhas olarak gözlemlemiş olduk.

İşin garip yanı artık bizi öğretilmiş çaresizliğin kurbanı yaptıkları için asla mücadele edilemeyeceğini zannederek adına “Enflasyon Canavarı” dediğimiz enflasyon, yeni nesiller tarafından anlamı fazlaca bilinmeyen bir kelime haline geldi.

Oysa biz hem enflasyonu, hem de paramızın pula dönüşmesine sebep olan devalüasyonu ezberlemiştik. Daha da ötesi dilimize Enflasyon canavarı” terimin kazandırmıştık.

Sahi; son 15 yıldır “Enflasyon Canavarı” terimini duyanınız oldu mu?

 

 

 

Düzenleme : 01 Kasım 2017 16:12 Okunma : 2330
Foto galeri