Yokluğun gözü kör olsun | Karamandan.com - | Karaman Haber

Yokluğun gözü kör olsun | Karamandan.com - | Karaman Haber

17 Ağustos 2018 Cuma
Yokluğun gözü kör olsun

Üç derdim var birbirinden seçilmez 
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm
Karacaoğlan

Allah selamet versin anam yabani otları çok iyi bilir. Doğada kendiliğinden yetişen hangi ot yenir, hangisi yenmez, isimleri nelerdir, hangisinden yemek yapılır, hangisinin böreği iyi olur çok iyi bilir. Bostan otu, yemlik, dede sakalı, kuzu kulağı, çıtlık, yarpuz ve daha niceleri…

Bu ilmi ona mektepler değil, yokluk öğretmiş olsa gerek, yokluk ve kıtlık…

Yöresel yemeklerimize bakın mesela, tatlısından çorbasına undan yapılır. Yokluktan...

"Varlığı görmedik ki,
yoksulluktan şikâyet edelim."     
Neşet Ertaş

Karasakal Hocaya sormuşlar; 
"Hocam Peygamber kabak yemeğini neden çok severmiş?
- Şöbiyet baklava vardı da yemedimi."

Gençlere verdiğim bir seminerde “Bu milleti margarin kuyruğunda beklettiler” dediğimde “Neden ki gidip öbür bakkaldan alsalarmış” diyenlerle, “Tereyağı ve zeytinyağı dururken margarin için kuyruk mu beklenir” diyenleri karşılaştığımda hangilerinin daha ebleh olduğuna karar verememiştim. Bu, yokluk ve kıtlığın en acı tarafı belkide; ülke idarecilerinin kendi halkına reva gördükleri... 

Allah bir daha göstermesin. Eskiler “Az verip aratmasın, çok verip azdırmasın” der.
İnsanımızın yaşantısına dikkatli bakarsanız, o acıların ne denli derine işlediğini görürsünüz. Rahmetli ebemin vefatından sonra, evde oraya buraya saklanmış çıkınlarını bulmuştuk. Eski kadınlar biraz şeker, biraz çay ve un mutlaka evde bir yerlere gizlerlerdi. Hatta hatırlı misafir gelirse kullanılmak üzere birazda kahve. Bütün bunlar yokluğun öğrettiği alışkanlıklardı… 
Osmanlı kadınıydı ebem. Başında, sarı liralar takılmış fesi, belinde kutnu kumaşından rengârenk kuşağı ile iki büklüm yürürken hatırlarım onu. Ne zaman ansam onu Adil Erdem Beyazıt gelir yanıma. Ve şu mısraları fısıldar;

Kadınlar bilirim ülkeme ait 
Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak 
Göğüsleri Çukurova gibi münbit 
Dağ gibi otururlar evlerinde 
Limanlar gemileri nasıl beklerse 
Öyle beklerler erkeklerini 
Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.

Hiç unutmam, çocukluğumda mahalleden akranlarla beraber canımız kola çekmişti. Öyle ki resmen kolaya susamıştık. Ne yapalım ne edelim derken, ceplerimizdeki paraları birleştirip kola almaya karar verdik. Döktük tüm servetimizi ortaya, üç-beş demir para birikti avucumuzda. Gidip bakkaldan kola alacak ve boğazımızı yaka yaka içecektik.

Lakin bakkal uzaktı, zahmetliydi ulaşmak. Bir taksi çağırıp bindik. Yok canım latife ediyorum, taksi nerde at arabası bile yok. Üç dört arkadaş çıktık yola yayan, dayan dizlerim dayan. Asfaltsız tozlu yollarda 3-4 km. kadar yürüdükten sonra bakkala ulaştık. Sıcak bir yaz günüydü, bakkalın o serinliği ve bisküviyle karışık ekmek kokusu hâlâ aklımda. Artık heyecanlı bekleyişin sonuna gelmiştik. Birazdan soğuk şişe kolalarımızı tepeye dikip lıkır lıkır içecektik. Tüm paramızı bakkala uzatıp kola istediğimizi söyledik. Bakkal bir elindeki kuruşluklara birde yüzümüze baktıktan sonra, “Bu paraya kola etmez” demesin mi. Belki de ilk hayal kırıklığımı işte o an yaşamıştım. 

"Olmaz ilaç sine-i sad pâreme
Çare bulunmaz bilirim yâreme"
Namık Kemâl

Sonra dolaptaki şişeleri göstererek “Bu olur mu, bu kaç para” diye içebileceğimiz kola türü bir içecek almayı akıl etmiştik. Gösterdiğimiz bir kaç şişeye ret cevabı aldıktan sonra, bakkal “Şunu alabilirsiniz” diye yeşil, küçük bir şişeyi işaret etti. Hemencecik şişeyi alıp bakkala uzattık ki açsın. Bakkalın hızlı bir hareketle açtığı şişeden çıkan pıssss sesi bile heyecanlandırmıştı hepimizi. Şişeyi alıp dışarı çıktık. Birer kola içmeyi umarken dördümüze bir yeşil şişe düşmüştü. Arkadaşlarımdan bir kaç ay daha büyük olduğum için “Önce sen iç” diye bana uzattılar. Buz gibi soğuk şişeyi elime aldığımda, camın dışı nemlenmişti, düşürmemek için sıkıca tutup koca bir yudum almak için ağzıma götürdüm.

Aman Allah’ım! O da ne! 

Kola beklerken bize zehir vermişti bakkal. Hemde baldıran zehri. Bir yudum almamla dışarı püskürtmem bir oldu. Diğer arkadaşlar da denedi, kimse içemedi.

Çok sonra anladım ki; bakkal bize soda vermiş. İnanır mısınız, bir daha hiç ama hiç soda içmedim.

Benim çocukluğumda herkes fakirdi. Seksenlerin başları, herkeste bir yokluk, herkeste bir garibanlık vardı. İhtilal tank gibi geçerken yurttaşların üzerinden, yalnız mallarını, canlarını değil özgüvenlerini de alıp gitmiş. Huzurun ise, yitik bir sevda misali tadı kalmış ağızlarda, buruk ve kekremsi.

Rahmetli Özal’a kadar böyle devam etti, bu tedirgin ve yokluk yılları. İnternetimiz yoktu gençler, bilgisayarımız da. Cep telefonumuzda yoktu ev telefonumuzda. Bırakın bunları televizyonumuz, arabamız dahi yoktu. 

Neden sonra babam, Murat 124 Marka bir araba almıştı da, mahallenin hem taksisi hem ambulansı olarak yıllarca kullanmıştık hacıyı. Tüm mahallelinin ortak malı olmasından yada verilen hizmetten ötürü para alınmamasından olsa gerek, çocuğu bu arabayla hastaneye yetiştirilen bir kadın karpuz örüp hediye etmişti. Siyah çekirdekleri, yeşil kabuğu ve kırmızı içi ile gerçek bir karpuza tıpatıp benzeyen bu elde örülmüş hediyenin uzun yıllar arabayı süslediğini hatırlıyorum.

Yinede bütün bunların yokluğunu yaşadığım için şanslı nesilden sayarım kendimi. Çünkü yokluk, bir şeyi elde ettiğinde mutlu olmanı sağlar. İlk televizyonun, ilk telefonun, ilk bilgisayarın heyecanını gördük biz. Acemiliğini yaşadık, komik durumlara düştük.

Mesela, televizyonun ilk defa evimize geldiği günü bugün gibi hatırlıyorum. Güç bela anteni kurup görüntü almayı başardığımızda, çocuklarını emziren kadınlar sırtını dönüyordu televizyondakiler görmesin diye. Yalnızca akşamları yayın yapan TRT var idi ve İstiklal Marşı ile açılıp yine İstiklal Marşı ile kapanıyor, sonrada şöyle bir yazı çıkıyordu siyah beyaz ekranda; Televizyonunuzu kapatmayı unutmayın. 

Hafta sonları sabahtan başlardı yayın ama ancak “Pazar Konseri” işkencesinden sonra izleyebilirdik kovboy filmlerini. Sonra birer kovboy olur değnekten atlarımıza binip koşuşurduk tozlu yollarda.

İkinci kanalın geldiği günü de hatırlıyorum. Onu ayarlayabilmek için antene ne kadar tencere kapağı varsa bağlamak zorunda kalmıştık. Zaten çanak antenin fikri buradan çıktı zahir. İkinci kanal ayarlanınca çok mutlu olmuştuk, Allah’ım ne lüks, ister onu seyret istersen bunu. Sonra ben evin uzaktan kumandası oldum. “Kanalı değiştir” dendiğinde ok gibi yerimden fırlayıp, şimdiki kumandalardan daha hızlı değiştiriyordum kanalı. 

Sonra ev telefonu girdi hayatımıza, telefon şakaları girdi. Doksanlı yıllarda talebe iken bir yandan da GSRT radyo televizyonunda çalışıyordum. Yeni hayatımıza girdiğinden oldukça popülerdi radyolar. Şabaniye Camisi’nin yanında Geyikli Mağaza’nın karşısındaydı radyo. Şiir programı yapardık ev arkadaşım Rahmi ile. Bir akşam telefon çaldı; 

- Alo Hasan?
- Hasan yok burada.
- Kusura bakmayın yanlış numara.

Yayına devam ediyoruz ama birazdan yine çalıyor telefon;

- Alo Hasan?
- Hasan diye biri yok burada.
- Kusura bakmayın özür dilerim yanlış oldu.

Hay aksi deyip işimize tam devam edeceğiz tekrar çalıyor telefon;

- Hasan var mı?
- Abicim burada Hasan yok. Az evvelde aradın bak yanlış arıyorsun. 
- Yanlış çevirdim galiba kusura bakmayın.

İyice sinirlenip homurdanmaya başlamıştım ki telefon yine çaldı. Tam sayıp sövecektim ki bu kez başka bir ses;

- Alo 
- Buyrun
- Ben hasan arayan var mı?

Sonradan anladım ki arkadaşlar bizi işletiyor. Hemen o akşam eve gidince aynı numarayı bizde yapmaya karar verdik. Rahmi, Engin, Ramazan, Gani hep beraber rastgele bir numara çevirip karşımıza çıkan yaşlıca olduğu sesinden belli teyzeye Hasan’ı sorduk, yok dedi. Bir daha, bir daha sorduk. En son “Ben Hasan arayan var mı?” diyince yaşlı teyze; “Guzum nirdesin sen zabaktan beri seni arallar” demesin mi?

Yine o yıllarda cep telefonu ile tanıştık. İlk telefonumu almak için dört aylık maaşımı vermek zorunda kalmıştım. Kocaman bir Motorola idi, çekmesi için anteni açınca cebe girmesi mümkün değildi. Sonra okul bitip iş hayatına girince artık daha modern telefonlar kullanmaya başlamıştım. Modern dedimse o zamanlar en iyi telefon en küçük olanıydı. Hatta bir gün kadim dostum Mustafa kurşun yeni bir telefonla gelmişti; Nokia 3210. Toplaşmış ilk antensiz telefonu kurcalıyorduk. Mustafa ise havasını atıyordu; “Sonunda ihtiyaçlarıma cevap veren bir telefon aldım.” Oysaki öncekilerden tek farkı tetris ve yılan oyunu idi.

Bilgisayara ne demeli ya. Düşünsenize ilk bilgisayarımı aldığımda internet yoktu. USB bellekler, CD’ler yoktu, 8 MB’lık disketlere yazardık. 256 MB hafızalı bilgisayar çıktığında, “İşte teknolojinin sonu” deyip düğün-bayram etmiştik.

Evet, biz bütün bunların yokluğunu gördüğümüz için kendimizi fukaradan sayıyoruz ama bizim kadar bile şanslı olamayanlar var. Bizden önceki nesiller mesela; asıl yokluğu ve kıtlığı onlar yaşamış, hem de iliklerine kadar. Biz bu kadarını görmedik ama dinlerken bile içimin acıdığı bir yokluk hadisesi nakledeyim. Bir gün bir düğüne davet edilmiştim ki gitmezsem olmazdı. Yöremiz düğünleri de hayli çeşitlidir; Sohbetli, maile, namaile, oynamalı, oynatmalı v.s. Düğün merasimlerine bu kadar mesafeli olmamın sebebi belki de, bu nümayişin geçmişinin 30 yıl bile olmaması. Yani demem o ki; yapılan düğünlerin şekline, şemâline baktığımda bizimle, töremizle hiç ilgisi kalmadığını görüyorum. Hadise, “Efendim gençler birbirini sevmiş bize düşende onları evermek” felsefesinden çok, “Oğluma öyle bir düğün yapayım ki el âlem israf ve şatafat görsün” cihetine kaymış. 

Tomarla dolarların, güzel oynadığını zanneden köçek bozmalarının başından aşağı boca edildiği böylesi bir deli saçması düğünde bulunma zaruretimi nasıl bertaraf edeceğimi düşünüyordum. O anda, olan bitene benim gibi kayıtsız kaldığını fark ettiğim bir ihtiyara takıldı gözüm. O hengâmede gözüme kestirdiğim en nevi şahsına münhasır kişilik olan bu yaşlı amcayı takip etmeye başladım. Bir süre etrafa anlamsız gözlerle bakışını seyrettim. Bir düğün davetlisi olarak oynaması gereken rolü bitiren yaşlı adamın düğün salonu dedikleri ahırdan dışarı çıktığını gördüm. Tabi bende ardından çıkarak pusuya yatıp bekledim. Dışarıda kendisine tenha bir köşe bulunca tabakasından bir tutam tütün alarak parmaklarıyla sarmaya başladı. Sardı, burnuna götürüp kokladı sevgilinin kokusunu içine çeker gibi. Diliyle yalayarak nem oranını ayarladı. Tütünü ağzına götürürken, hızlı bir el hareketiyle çıkardığım zippo çakmağımla amcanın cigarasını yaktım. Bu hamlem onunla tanışmak için kâfi geldi… 

Benim de köklerimin geldiği Emirgazi’nin Meşeli Köyü’nde ömrünü geçirmiş bir ihtiyardı bu. Adını hatırlamıyorum ama yüzü mıh gibi aklımda. Ellerindeki ve yüzündeki kırışıklar o kadar derindi ki alnına kalem koysan dururdu. Sanki koca bir tarih geçmişçesine üstünden, yorgun duruyordu gözleri. Güneşin ve rüzgârın nasırlaştırdığı teni buğdaya çalıyordu. 

 Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır
Her kırışığı sorulacak bir hesabı
Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır.
Adil Erdem Beyazıt

Gözlerinin ta derinliklerinde yaşadığı o acı ve yokluk yıllarını görür gibi oldum. Tanışma faslından sonra konu nasıl buraya gelmişse anlatmaya başladı ihtiyar; “Biz çook yokluk gördük guzum, Kur’an-ı Kerim’leri toprağa gömdüğümüz yıllardı. Anam patatesleri bıçakla değil taştan örme evimizin duvarlarına sürterek soyardı. Böyle yaparsan daha az zayi olur patates.”

İhtiyar ömür yorgunluğu ile ağır ağır anlatırken çoğalmıştık. Artık 5 ihtiyar sohbet ediyorduk. Her biri mevzuya katılıyor, kendi hayatından misaller veriyorlardı. Muhabbete destursuz giren biri “Şimdiki gibi nerdeee. Birinin öküzü ölürse derisinden bir çift çarık yaparlar diye bakardık” diye hafıza tazelerken, bir diğeri “Öyle ki evlendiğimde yatağımız olmadığı için hararlara gazel basıp yatak yapmıştık” diye ekliyor. Bir başka ihtiyar gülerek anlatıyor “Yeni evliydim, yimek yiyecez gaşşık yok. Avradı anama yolladım, aynı hayatın içinde otururuz. Irahmatlık bi dene gaşşık virmiş. Avratla beraber içtik çorbayı, bir ben aldım gaşşığı bir o”

Biz düğünü salonun dışında kurmuş maziyi yad ederken, saçıyla başıyla kendini maskaraya çevirmiş, gelinin kardeşi olduğunu her halinden belli hoplak bir kız gelerek “Haydin pasta keseceğiz, ne yapıyorsunuz burada” diyince ışınlanmış gibi bu güne geri döndük.
Pasta diyince aklıma geldi. Babama 63 yaşında ömründe ilk kez sürpriz bir doğum günü partisi yapmıştık. Pastanın üstündeki mumları gâvur âdeti gereğince söndürmesini istediğimiz o densizlik akşamında bize bir hatırasını anlatmıştı. 1975 yılında bir bayram arifesi. Annem bayramda giymesi için babamın damatlık gömleğini yıkayıp asmış. Babam bayram sabahı gömleği giymek için eline aldığında cebinde unutulmuş tütünün gömleği berbat ettiğini görmüş. Bayram günü giyilebilecek bir başka gömleği olmadığı için babam bayram namazından gelene kadar anam gömleği yeniden yıkayıp bir şekilde kurutmayı başarmış. 

Karacaoğlan der ki kondu göçülmez 
Acıdır ecelin şerbeti içilmez 
Benim üç derdim var birbirinden seçilmez 
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm
Yine kayınbabam anlatmıştı. Taze evliyken şehre gidip evine yeni bir çaydanlık almış. Gelin hanım çok sevinmiş lakin kaynanası “Bizde vardı ne gerek vardı” diye çıkışınca kayın babam tekrar şehre gidip çaydanlığı iade etmiş.

Üstad Necip Fazıl der ya;

Yokluk, o donduran buz, o söndüren karanlık; 
Büsbütün bilgisizlik ve tam bir unutkanlık...

“Yokluğun gözü kör olsun”  Bu replik şimdilerde, 90 bin avroluk arabayı almak için parayı tamamlayamayıp 70 binde kalan “Faprikatör” çocuğunun dilinde dalga malzemesi olsa da,  hükmünü yitirmediği gibi eskiler için hala yürek burkan bir söz. Bir babanın, evladının istediği oyuncağı alamadığı zaman bükülen boynu ve eli boş gelen babasına bakan çocuğun gözlerindeki derin hüzün kadar yürek burkan bir söz. 

Hayaller bedava lakin hayali gerçeğe, umudu sevince dönüştürmek her zaman kolay olmuyor. 

Sözün ustasıyla bitirelim mevzuyu. Söyle Beyazıt, sana, bana, vatanıma, ülkemin yoksul insanlarına dair söyle… 

``Telgrafın tellerini kurşunlamalı’’ 
Öyle değildi bu türkü bilirim 
Bir de içime 
-Her istasyonda duran sonra tekrar yürüyen- 
Bir posta katarı gibi simsiyah dumanlar dökerek 
Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen 
Haberler bilirim mektuplar bilirim. 

Gamdan dağlar kurmalıyım 
Kayaları kelimeler olan 
Kırk ikindi saymalıyım 
Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma 
Saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından 
Baştan ayağa ıslanmalıyım 
Gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım. 

İçimde kaynayan bir mahşer var 
Bu mahşer birde annelerinin kalbinde kaynar 
Çünkü onlar yün örerken pencere önlerinde 
Ya da çamaşır sererken bahçelerinde 
Birden alıverirler kara haberini 
Okul dönüşü bir trafik kazasında 
Can veren oğullarının. 

Bir de gencecik âşıkların yüreklerini bilirim 
Bir dolmuşta yorgun şoförler için bestelenmiş 
Bir şarkıdan bir kelime düşüverince içlerine 
Karanlık sokaklarına dalarak şehirlerin 
Beton apartmanların sağır duvarlarını yumruklayan 
Ya da melal denizi parkların ıssız yerlerinde 
Örneğin Hint Okyanusu gibi derin 
İsyanın kapkara sularına dalan. 

Nice akşamlar bilirim ki 
Karanlığını 
Bir millet hastanesinde 
Dokuz kişilik kadınlar koğuşu koridorunda 
Başını kalorifer borularına gömmüş 
Beyaz giysilerinden uykular dökülen tabiplerden 
Haber sormaya korkan 
Genç kızların yüreğinden almıştır. 

Bir de baharlar bilirim 
Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği 
Anadolu bozkırlarında 
İstanbul’dan çıkıp Diyarbekir’e doğru 
Tekerleri yamalı asfaltları bir ağustos susuzluğu ile içen 
Cesur otobüs pencerelerinden 
Bilinçsiz bir baş kayması ile görülen 
Evrensel kadınların iki büklüm çapa yaptıkları tarla kenarlarında 
Çıplak ayakları yumuşak topraklara batmış ırgat çocuklarının 
Bir ellerinde bayat bir ekmeği kemirirken 
Diğer ellerinde sarkan yemyeşil bir soğanla gelen. 

Yazlar bilirim memleketime özgü 
Yiğit köy delikanlılarının 
İncir çekirdeği meselelerle birbirlerini kurşunladıkları 
Birinin ölü dudaklarından sızan kan daha kurumadan 
Üstüne cehennem güneşlerde göğermiş mor sinekler konup kalkan 
Diğeri kan ter içinde yayla yollarında 
Mavzerinin demirini alnına dayamış 
Yüreği susuzluktan bunalan 
İçinden mahpushane çeşmeleri akan 
Ansızın parlayan keklikleri jandarma baskını sanıp 
Apansız silahına davranan 
Nice delikanlıların figüranlık yaptığı 
Yazlar bilirim memleketime özgü 

Güzler bilirim ülkeme dair 
Karşılıksız kalmış bir sevda gibi gelir 
Kalakalmış bir kıyıda melül ve tenha 
Kalbim gibi 
Kaybolmuş daracık ceplerinde elleri 
Titreyen kenar mahalle çocukları 
Bir sıcak somun için, yalın kat bir don için 
Dökülürler bulvarlara yapraklar gibi. 

Kadınlar bilirim ülkeme ait 
Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak 
Göğüsleri Çukurova gibi mümbit 
Dağ gibi otururlar evlerinde 
Limanlar gemileri nasıl beklerse 
Öyle beklerler erkeklerini 
Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi. 

İsyan şiirleri bilirim sonra 
Kelimeler ki tank gibi geçer adamın yüreğinden 
Harfler harp düzeni almıştır mısralarında 
Kimi bir vurguncuyu gece rüyasında yakalamıştır 
Kimi bir soygun sofrasında ışıklı sofralarda 
Hırsızın gırtlağına tıkanmıştır. 

Müslüman yürekler bilirim daha 
Kızdı mı cehennem kesilir sevdi mi cennet 
Eller bilirim haşin hoyrat mert 
Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır 
Her kırışığı sorulacak bir hesabı 
Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır. 

Bütün bunların üstüne 
Hepsinin üstüne sevda sözleri söylemeliyim 
Vatanım milletim tüm insanlar kardeşlerim 
Sonra sen gelmelisin dilimin ucuna adın gelmeli 
Adın kurtuluştur ama söylememeliyim 
Can kuşum, umudum, canım sevgilim.

Düzenleme : 10 Haziran 2018 04:26 Okunma : 4532
Foto galeri