Teşviş-i huzur | Karamandan.com - | Karaman Haber

Teşviş-i huzur | Karamandan.com - | Karaman Haber

18 Haziran 2019 Salı
Teşviş-i huzur

Tahir Efendi bana kelp demiş
İltifatı bu sözde zâhirdir
malikî mezhebim benim, zira
İtikadımca kelp tahirdir.
Nef'i

Üniversite öğrencisi iken ev arkadaşım Rahmi, çay ve sigaramı içtikten sonra izmariti çay bardağına atmamdan hiç hoşlanmazdı. Bir gün yine onu kızdırmak için sigara izmaritini bitirdiğim çay bardağına attığımda bana hiç kızmadığını fark edince, bu durum beni rahatsız etmiş olacak ki neden kızmadığını sordum. 

“Kızmadım çünkü bundan sonra çayını kül tablasında getireceğim” dedi.

Hazır cevap insanları oldum olası sevmişimdir. Yine zekası ve yamanlığı ile gönlümüzde yeri ayrı olan Zekeriya Yaman arkadaşımız var idi. Sanırım 4. sınıftaydık, iktisat dersinde iktisadı bırakıp siyasi tartışma başlatmış,dönemin meşhur konusu başörtü meselesini tartışıyorduk. Laiklik ile uzaya çıkacağımıza, kızların başını açıvermesiyle kansere çare bulacağımıza samimiyetle inanan Şevki Hoca’nın; “Mesela bizim evde demokrasi vardır, kız kardeşim 18 yaşına gelince isterse başını örter isterse örtmez” gibi veciz sözlerine, Zekeriya’nın; “ Hocam sizin evde demokrasi varsa siz babanızı oy birliğiyle mi seçiyorsunuz? “ şeklindeki kapak niteliği taşıyan naziresini hiç unutamam.

Prof. Dr. Turan Karataş, bilirsiniz “Doğu’nun Yedinci Oğlu, Sezai Karakoç”un yazarı. Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı iken Prof. Dr. Turan Karataş ile zaman zaman sohbetler ederdik. Hiç unutmam, hatırşinas değerli Ağabeyim, Sevgili Üstadım Prof. Dr. Nurullah Genç Karaman’a ziyaretimize gelmişti. Nurullah Hocam ve Turan Hocam, Atatürk Üniversitesi’nde talebelik yapmış, birlikte dergi çıkarmış eski tanış olurlar. Üçümüz Molla Fenari Caddesi’nde bir pastanede oturmuş sohbet ediyorduk. Doğrusu benim için bulunmaz anlardı. Zira her iki profesöründe müktesebatı dinlemeye değerdi. Ben de bu iki ünlü hocanın yanında kasılmış kendimi fasulye gibi nimetten sayarak oturuyordum. Söze karışmaya ne cüret, cümlelerim öyle sığ kalıyor ki yanlarında ancak çay söyleyebiliyorum. İşe yaramış olmak için elimi çaycıya kaldırarak dikkatini çektikten sonra;

“Üstat bize üç çay” dedim.

Demez olaydım. Turan Hoca, Nurullah Hoca’ya dönüp beni işaret ederek;
“Nurullahçığım bu iki saattir sana üstat diyor dönüp çaycıya da üstat diyor, bu nasıl iştir” şeklinde beni bozması gülüşmelere neden olsa da, ben bunu hiç unutmadım ve bir daha bu kelimeyi ulu orta hiç kullanmadım.

Nurullah Genç Hoca’mın o gelişinde kendisini Konya havaalanından alınca Meram Bağlarına götürüp bir çay ikram etmek istemiştim. Tabi ben kendime değil de navigasyona güvenince yolu bulamadım. Dönüyorum dolaşıyorum Meram yok. Nurullah Hocam artık sıkılmış olacak ki kaldırımda yürüyen adamı göstererek;

“Yolunu kaybettin madem
Meramını anlat Âdem.”

Şeklinde irticalen söylediği beyitinden sonra sorarak Meram’ı bulduk. Ertesi gün akşam Yunus Emre Konferans Salonu’nda şiir söyleşisi için sahneye çıktığında. “Size bir sürprizim var” demişti Hocam. Pür dikkat olduk. “Dün gece Karaman’da bir şiir yazdım, onunla başlayalım geceye” dedi ve şiiri okumaya başladı.

Yolunu kaybettin madem
Meramını anlat Âdem 
Aşk kendini 
Ve unut
Bakarsın soylu bir çınar
Köklerinden çıkarır kandillerini
Farkında mısın rüzgarın 
Siyah bir rüyayı taşıdığını
Ölüm en beklemediği anda
Bir kuşun kanatlarını vurur
Bir muma üfler gün batımında
Saçlarına yıldız konar, yâr aman
Işığında kervanlar yürür sessizliğinin
Bir ozanın yüreğine ansızın
Geceleyin neden düşer Karaman
Bu yolun yolcusu değilsin madem
Bilmez misin bu hasret düğümlenmiş atların
Senin yurdundaki son koşusudur
İşte karartıldı aynalar yıne 
Görmez misin ateşinden süzülen
O mor çiçekleri ağlatan sudur
Korkunun bittiği yerdedir bahçen
Sen hala ırmaklarında ömrün
Bozkırına bakıyorsun göklerin
Baharı bekleyen ayrılıklardan
Sen hala yol arıyorsun öteye
Anlat meramını ah çekenlere
Anlat ki dağ başlarının dumanı
Senin de başını sarmadan gitsin
İkindi vaktinde güneşten kaçan
Gölgeler baksa da gönül burcundan
Sana yalnızlığı sormadan gitsin
Işıktan bir terazidir sonsuzluk
Tenhasına bırak bütün varını
Meramını anlatmazsan, ellerin
Bulamaz göklerin anahtarını 

En çokta bana sürpriz olmuştu bu şiir. Hocam bu iki satırlık şiiri bir şahesere çevirip beni çok şaşırtmış ve çok sevindirmişti. Nede olsa koca şaire ilham olmuştum, yolu bulamayarak ta olsa. Bu arada ilk kez yayınlanıyor bu şiir. Nurullah Genç’in yine Karaman’da yazdığı ve yine yayınlanmamış bir diğer şiiri;

Bir ayağını kaldır yerden
Öylece dur
Sağına mavi bak önce
Soluna kırmızı
Şiirler oku uzun uzun
Ne baki olduğunu bil yeryüzünde
Ne de fuzuli
İndir ayağını yere
Yürü sessizce
Gurup vaktinde umut 
Kendince bekliyor seni
Aşk gündüz, ayrılık gece

Allah selamet versin Turan Karataş ve Nurullah Genç gibi iki büyük edebiyatçıyı da tanıdığım için kendimi şanslı sayarım. Aslında iki farklı kişilik Nurullah Genç ve Turan Karataş. Turan Hoca Necip Fazıl’ı hatırlatır bana, sert, kuralcı, açık sözlü ve küstah… Ama katlanılabilir bir küstahlık bu. Hani içi boş bir ukalalık değil.

Nurullah Genç Hocam ise tam tersine mütevazılıkta toprakla yarışır. Allah muhafaza bülbülü incitirim diye gülü koklamaz. Yağmur yürekli bir adam.

Açık sözlülükte Turan Karataş hocamın eline kimse su dökemez. Karaman’da düzenlenen Yazarlık Okulu’nun açılış konuşmasında, salonu dolduran 300 yazar adayına “Buradan 300 yazar çıkmaz ama 3 okur çıkarabilirsek ne âlâ” dediğini de işitmiştim. Diline sağlık ne güzel söylemiş. Öyle ya okumaya kimse talip değil ama ortalık şair yazar kaynıyor.

Yine Karataş’ın Karaman’a yeni geldiği sıralardı. Karamanlı yerel ozan ve şairlerin tertip ettiği “Şiir ve Türkü Gecesi” programını izledikten sonraki gün yazdığı makalede; “Üç beş heveskârın kendilerini tatmin çabaları” demişti de kıyamet kopmuştu. 

O makalede sanat, sanat için midir, toplum için mi? Sorusuna da şöyle cevap vermişti hocam; “Söz konusu etkinlik sebebiyle salonu dolduran insanların teveccühüne bakarsak (mesela el şaklatmalarına) ortada sanatsal bir değer söz konusu. Hâlbuki sahneden “şiir” namıyla sunulan sözlere kulak verdiğimde böyle bir “değer”den söz edemeyiz. Kişi haddin bilmek gibi irfan olmaz.”

Açık sözlü ve sivri diliyle tanıdığım Karataş Hoca ile yine bir akşam, İsmetpaşa Caddesi üzerinde bulunan Kervan Osmanlı Kahvesi’nde, Meclis-i Ülfet odasında idik. Mecliste, Prof Dr. Mehmet Karataş, Dönemin Karaman Vali Yardımcısı Latif Memiş ve şu an adını hatırlayamadığım birkaç edebiyatsever de vardı. Ben boyuna Turan Hocayı konuşturmaya çalışıyordum, çünkü kitaplarını okumak çok daha zahmetli idi. Özellikle Sezai Karakoç hakkında soruyor, aldığım yanıtları hafızama yazıyordum. Hatta Sezai Karakoç ve Muazzez Akkaya sorusuna “ Bırakın işin magazin kısmını” demişti.

Muhabbetten sıkılmış olacak ki Turan Hoca “Gençler birer şiir okusun da dinleyelim” dedi. Bu emir üzerine bir bir şiirler okundu, Turan Hoca kısa yorumlarını yaptı. Talihsizlik ki bazı arkadaşlar kendi yazdıkları şiirleri okuma gafletinde bulunuca, Turan Hoca’dan yedikleri fırçalardan sonra bir daha okumamaya yemin ediyorlardı. Öyle ya şiir hakkında onca kitabı yazmış profesöre sen tutar kendi şiirini okursan olacağı budur. 

Sıra Vali Yardımcısı Latif Memiş’e gelince O’da aynı hataya düşüp kendine ait uzunca bir şiiri okudu. Şiir bittiğinde Turan Hoca’nın eleştirisini merakla bekliyordum. Şiir oldukça uzun olduğu için Karataş; “Latif Bey şiiri yazarken nerede bırakacağınızı nasıl anlıyorsunuz” dedi. Latif Bey’in “İşte onu hissediyorsunuz” gibi açıklamasına çok kulak asmayarak “ Öyle parlak mısralar var ki şiirinizde, çok uzun yazarak onları söndürmüşsünüz” dediğini anımsıyorum.

Ve sıra bana gelmişti. Tabi bu ana kadar düşünüyordum ne okuyayım diye. Turan Hoca’nın bilmediği şiir yoktu. Tutup kendi şiirimi de okuyamazdım ki şairliğim başlamadan bitsin. O günlerde gecemi gündüzümü yiyen bir şiir vardı. Onu okumaya karar vermiştim. Hem Turan Karataş’ta bilmiyor olabilirdi. Çünkü bu şiir hiç yayınlanmamış ve pek bilinmeyen Konyalı bir şairin 400 yıllık gibi duran fakat 40 yıllık bir şiiriydi. Şiir hakkında kısa bir bilgi verdim;

Hocam yeni bulduğum bir cevheri paylaşayım sizlerle, hem düşüncelerinizi de merak ediyorum. Beni alt üst eden bu şiir acaba sizleri de benim kadar etkileyecek mi? Hem dil ve teknik açıdan nasıldır doğrusu merak ediyorum.” dedim. Turan Hoca’nın ve ortamdakilerin merakı artmıştı. Yani ya tam bir fiyasko olacak ya da define bulmuşa döneceklerdi. Bu kesindi. 

“Efendim, Şair Nabi’nin “Görmüşüm” redifli gazeline, Yahya Kemal’in yazdığı nazire’ye Konyalı Veysel Öksüz’ün tahmisi” diyerek şiiri okumaya başladım.

Rengi yâkut, lemsi âteş gonce femler görmüşüz
Yâre dert, ağyâre dermân çok sanemler görmüşüz

Henüz ilk beyiti okumuştum ki Turan Karataş Hocam dikkat kesildi. Evet mücevher sarrafı saf altını bulmuştu. Devam ettim;

Mest olur yâdıyla yârân, özge demler görmüşüz
Hayli şeb encümden efzûn câm-ı cemler görmüşüz
Bezm-i cemden sonra subh-i muhteşemler görmüşüz

Seyre dalmış gül görüp gülşende lâl olmuş hezâr
Besteler nakletti hûblar meclisinden rûzigâr
Teşnedir bir lâhza ayrılmaz çemenden cûy-i bâr
Hüsn ü aşk iklîminin feyziyle sermest-i bahâr
Reng ü bûy eksilmeyen bâğ-ı iremler görmüşüz

Binde birdir şimdi dilden yâr için zâr eyleyen
Kendisin inkâr eder hep aşkı inkâr eyleyen
Ehl-i dil olmak gerekdir meyl-i dildâr eyleyen
Meyle hâfız, neyle mevlânâ’yı tezkâr eyleyen
Pür-terennüm kişver-i rûm ü acemler görmüşüz

Duymuşuz gurbette sessiz canhırâş feryâdlar
Zâhiren şen, bâtınen âh eyleyen nâ-şâdlar
Çâresizlikden içip berbâd olan âbâdlar
Şûh şîrinler yüzünden dağ delen ferhâdlar
Aslıhanlardan yanan âşık keremler görmüşüz

Baktım millet şiiri sevdi, eski dili anlayanda anlamayanda mest oldu dinliyor, coştukça coştum. Şiirin öyle bir ahengi var ki şarkı gibi su gibi akıp gidiyor. Ve son öldürücü darbeyi vurdum ortalık kan revan oldu;

Gül niyaz eylerse âşık andelîb olmaz mı lâl
Keşf-i esrâr eylemek ey dil mehabbetsiz muhâl
Aşkı anlatmazsa öksüz, bunca tahmîs kîl ü kâl
Zikre lâyık bahsi ancak zevkıdır ömrün kemâl
Gerçi tâli’den nihâyetsiz sitemler görmüşüz

Şiir bittiğinde Prof. Dr. Turan Karataş hemen notlar alıp “Çok sağlam bu şiir, bu adam hiç boş değil, söyleyeyim arkadaşlara araştırsınlar” dedi.

Okuduğum şiiri Karataş Hoca’nın beğenmesinden aldığım cesaretle gecenin sonuna doğru “Hocam sizden de bir şiir dinleyecek miyiz?” deme cüretinde bulundum, hoca’nın cevabı yine manidardı;

“Ben şair değilim. Usta malı alır, usta malı satarım. Onu da her pazarda satmam”

Hocam yine alayımızı gömüp nevi şahsına münhasır sohbeti bitirmişti.

Ertesi gün Danış Kitapevi’nde, aşağı yukarı her Pazar yaptığım gibi uzun uzadıya kitapları karıştırıp, hep benim için yapıldığını düşündüğüm ama aslında öyle olmayan kitabevinin arka taraftaki küçük bölüme geçtim. Laf aramızda bu, gözlerden ırak yazıhane bana seçtiğim kitapları karıştırırken kahvemle sigaramı içme olanağı da veriyor. Yine o gün beğendiğim kitaplarımla yasadışı cigaramı tüttürürken içeri Karaman Belediye Başkanı Dr. Kâmil Uğurlu girdi. O’na hep Hocam diye hitap etmeyi istemişimdir ama kendimi frenleyip “Başkanım hoş geldiniz” dedim. 

Oysa Başkan Uğurlu’da benim yaptığım gibi zaman zaman bu odada zaman geçirirmiş. O benden farklı olarak kendisinin verdiği kitap siparişlerini almaya gelir bu odada gözden geçirirmiş. Yani biz samanlıkta iğne ararken o nokta atışı yapıyor. 

Sohbet etmeye başladık Kâmil Bey’le. Kitaplardan yazarlara, şairlerden şiirlere geldi konu. Engin bir edebiyat bilgisine sahip Kâmil Uğurlu. Bir çok şairle tanışmış, ahbaplık etmişliği var. Onlarla ilgili anlattığı hatıraları her zaman ilgimi çeker. Böylece yıllardır okuduğum şairlerin esas kişiliklerine dair ipuçları alır onları daha yakından tanıma fırsatı buluyorum. 

Dün akşamki zaferimden sonra aynı defineyi Uğurlu’ya da satmaya karar verdim. Aynı şekilde “Başkanım yeni bir şiir buldum, eminim hiç duymadınız. Konyalı Şair Veysel Öksüz’ün bir şiiri. Hatta Selçuk Üniversitesi’nden Prof. Dr. Emine Yeniterzi şairin divanını yazmış. Hoca’ya ulaştım Amerika’da imiş dönünce bana kitabı yollayacak, bende size hediye edeceğim.” dedim.

Başkan hiç konuşmadan telefona sarıldı ve bir numara çevirdi. Ne olduğunu anlamamıştım. Sekreterine “Benim odamdaki Veysel Öksüz Divanlarından bir tanesini Âdem’e ulaştır” dedi.

Haydaaaa dedim içimden. Yüzyıllardır şiir okurum yeni keşfettiğim şairi başkan çoktan biliyormuş. Uzun uzadıya şairi ve şiirlerini anlattı. Hatta aile efradına varana kadar tanıyordu.

Ama ben bunun altında kalamazdım. Masaya ikinci kozumu sunacaktım. Konyalı şairi bildi, hemşehrisi, bakalım bunu bilebilecek miydi? Konuyu dolaştırıp kendi istediğim mecraya çektikten sonra Başkan’a “Yine yeni keşiflerimden biri. Darendevi Hulusi Baba. Sanırım makam sahibi bir şeyh. Evliyalığı şairliğinin önüne geçmiş olsa gerek pek bilen yok” deyip Darendevi’nin bir şiirini ezberden okuyuverdim.

Dest-i sâkîden alıp sâfî şarâbı içegel
Sûret-i hâle nazar eyleme sûfî içegel

Seni bu hâl-i harâbdan götürürler bir gün
Ölmeden öndin ölüp göçmeden öndin göçegel

Hâl-i encâmını fikr eyle bu fânî evinin
Geçmeden fırsat o bâkî eve bir yol açagel

Sana vuslat yolunun rehberi aşkın yârın
Ana yâr ol da ko ağyârını yârdan seçegel

Ey Hulûsî ne ki var nakd-i hayâtın varın
O güneş yüzlü nigârın ayağına saçagel

Kâmil Bey şiiri zevk alarak dinledikten sonra bana bakıp şöyle dedi;

“Seyyid Osman Hulûsi Efendi. Esas adı Hulusi Ateş. Malatyalıdır kendileri. Tanımak ta nasip oldu dervişi…..” diyerek uzun uzun hatırasını anlattı.

Allah selamet versin Kâmil Bey ile birçok kez edebiyat sohbeti etmek nasip oldu. Kimi zaman bir dağ başında çoban ateşinin önünde, kimi zaman bir dere kenarında, ağaçların altında uzun uzun dinledik Fakir’i. (O kendisine öyle derdi.) Sağ olsun bizi üç beş heveskâr gibi görmedi hiç. Neticede herkes kendi pazarında kendisine müşteri...

Alibey'in köyüne daha varmadan, 
Ters-düz edilmiş ceketler gibi Eyüp, 
Bütün düğmeleri sola geçmiş, 
dirsekleri eprimiş, 
utanmış, önüne bakar.. 
Önünde Haliç, yamacında kayınpederim yatar.. 

Kabir taşları yorgun ve ihtiyar, 
Önlerinde çimen yeşili seccadeleri, 
Gecenin hüznünü kurutuyorlar. 
Kiminin gidişi üç-beş yaşındayken, 
yani çok erken, 
Onların acelesi neydi bilinmez, 
Daha adını bile bilmezken.. 

Beride tespihçiler, fesçiler, 
vitrin bakıcıları, 
koku satıcıları, 
Kaf' lar, nun' lar, 
açık - kapalı hatunlar 
Hepsi bir şeyle meşgul, akıl-sır ermez, 
Başlarından aşkın işleri, 
Hasılı bir pazar kurulmuş orta bir yere, 
Herkes kendi pazarında kendisine müşteri..

Kâmil Uğurlu

Söz hazırcevap ve bilge şairlere gelmişken Florinalı Nazım’dan söz etmesek olmaz. Türk şiirinin kralı Florinalı Nazım. 

Florinalı, Tevfik Fikret, Abdülhak Hamid, Süleyman Nazif, Ziya Gökalp, Mimar Sinan gibi sanatkârları anlatmak için kitaplar yazar fakat hep kendinden bahseder, ne kadar büyük bir şair olduğunu anlatıp dururmuş. Bu büyük şairler tarafından ne denli ilgi gördüğünü anlata anlata bitiremezmiş. Hatta vefat eden ünlü şairlere cenaze törenleri düzenleyip gelenlere kendi şiirlerini okurmuş. Dönemin önemli edebiyatçılarının her işine koşarak onları minnet borcuna sokar, kendi kitaplarına önsözler yazdırırmış. 

Onlar da Nazım’ı kırmaz, yarı ciddi yarı dalgalı överlermiş. Bir gün Tevfik Fikret ona şakayla karışık ‘Büyük Şair’ der. Bu ifadeyi Sami Paşazade Sezai ve Süleyman Nazif de ulu orta kullanınca bizim Florinalı Nazım kendini hakikaten “Büyük” sanır. Abdülhak Hamid’in Leyl-i Makber dediği şiirine karşılık Zeyl-i Makber şiirini yazar. Abdülhak Hamid Tarhan, Florinalı’nın saatlerce süren narsist sohbetlerinden öyle usanır ki Nazım’ın şiirinin altına şunu yazar:

Âtide bu halkın yine bir yâveri vardır:
Bir şair-i hoş-gû-yı vefa-perveri vardır.

Maksûduna mevsül olur elbet edebiyyat;
Hakka ki Nâzım gibi bir rehberi vardır.

Hûyide sünûhatı tıraş etmeğe memur
Allah’a şükür cümlemizin berberi vardır.

Böylece bizim büyük şairin lakabı ‘Tıraşçı’ya çıkar. Şair-i Azam Abdülhak Hamid Tarhan’a bağlılığı sebebiyle Berber-i Azam olarak anılmaya başlanır.
 
Prof. Dr. Nurullah Genç Hocam anlatmıştı. Enderundan dönemin önemli isimlerinden, Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nin kurucusu İbnülemin “Son Asır Türk Şairleri” adlı eserinde Florinalı’ya geniş yer verir ama Nazım, yeterli görmez kızmaya kalkar. Bir süre sonra çark edip sayfalarca mektuplar yazarak özür diler. İbnülemin dayanamaz affeder Florinalı’yı. Açılan bu kapıdan arsızca giren Florinalı sürekli İbnülemin’e gelerek yazdığı şiirleri okutur karşılığında da methiyeler beklermiş. İbnulemin Nazım’ı kırmak istemezmiş ama bu sürekli gelmeleri dayanılmaz bir hal alınca daha fazla dayanamayıp şu şiiri söylemiş.

Bir takım laf ile teşviş-i huzur
Etme ey şair-i bi-şiir ü şuur,
Her dakika bana gelmekden ise
Yılda bir kendine gelsen ne olur!

Florinalı’nın hikayeleri anlatmakla bitmez. Birde Rücu Şairi Vehbi yaşamış bu mümbit topraklarda. Padişahın “Bana öyle bir beyit söyle ki ilk satırında seni öldürmek isteyeyim, ikinci satırında altınlara boğayım” emri üzerine Sümbülüzade Vehbi’nin “Azm-i hammam edelim...” şiirini yazdığı rivayet edilir.

Necip Fazıl Kısakürek, nüktedan şairlerimizin başında gelir. Üstadın da katıldığı bir şiir yarışması sonuçlanmış fakat  sonucu hiç merak etmemez. Bir arkadaşı gelerek “Üstat yarışmanın sonuçları belli oldu" der. Necip Fazıl: "İkinci kim?" diye sorar!

Yine Üstadın son yıllarında çalışma odasına giren bir yazar odayı boş görünce; “Üstat hayırdır, odanda niye hiç kitap yok. Sen hiç kitap okumaz mısın? deyince Üstat cevabı yapıştırır; “Sen hiç süt içen inek gördün mü?”

Lâfımın dostusunuz, çilemin yabancısı, 
Yok mudur, sizin köyde, çeken, fikir sancısı?
Necip Fazıl Kısakürek

Bol şiirli bir yazı oldu. Yine bir şiirle bitirelim, bir şekilde ele geçirdiğim ve yayınlanmamış ağzınıza layık bir, Üstat Bekir Sıtkı Erdoğan şiiri;

Ey şûh, meğer hükmünü fermana düşürdün!
Çözdün yine sünbülleri gerdâna düşürdün...

Bindallı giyip savrularak bahçede bağda,
Dal dal nice pervâneyi devrâna düşürdün...

Her düğmede bir cilveyi ilhâma çözerken,
Her cilvede bin fitneyi Îmâna düşürdün...

Geçtin dökerek yollara kaç böyle bahârı,
Kaç böyle harâmiyi bu kervâna düşürdün...

Meyhâneler umrâne yüceldikçe felekte,
Mestânelerin bahtını vîrâna düşürdün...

Ben böyle baharlarla eserken sana doğru
Sen hicre sürüp gönlümü hicrâna düşürdün!

Mehşerde kalem, sözleri kaç gizli hesâba,
Mânâları mahrem nice mîzâna düşürdün!

Elbet yakınır nazmımızın yaktığı diller,
Her beytimi bir âteş-i sûzâna düşürdün...

Perdeydi Bekir Sıtkı şu mecnuna meğer dost!
Sahrâya salıp sırrını meydana düşürdün...

Okunma : 1380