Ruhun Nerede? | Karamandan.com - | Karaman Haber

Ruhun Nerede? | Karamandan.com - | Karaman Haber

20 Şubat 2018 Salı
Ruhun Nerede?

Mecnun isen ey dil sana leyla mı bulunmaz
Bu goncaya bir bülbül-ü şeyda mı bulunmaz.

Nezihe Hanım.

O sabah, mağara duvarlarına çarparak yolunu bulmaya çalışan yarasalar gibi, kafamın içinde “Acaba ruhumuz nerede?” sorusunun çığlık sesleriyle uyandım.

“Ulan sana ne!” dedim aynadaki yüzüme. Okumakta olduğum Jerome A. Shaffer’in “Zihin Felsefesi Açısından Bilinç Ruh ve Ötesi” adlı kitaptan olsa gerek, bir süredir ruh gibi dolaşıyorum ortalıkta.

Ruh nerede, ruh nerede?

Bütün bunlar zihin felsefesinin uzmanlık alanına giriyor aslında. Feylesoflar diyorlar ki; felsefe dediğimiz, insan zihninin, üzerinde düşündüğü tüm soru ve sorunlarla dertlenir, bunlarla ilgili akıl yürütür, yorum yapar, ancaaaak hiçbir konuda son sözü söyleyip, noktayı koymaz. Olacak iş mi? Sen kafayı patlat onca sene, akıl yürüt, saçları dök ama son noktayı koyma. Yani Descartes olmuşsun ama bekâr geziyorsun, öyle bir şey...

Ben, çay ocağı ekolünden yetişmiş son feylesoflardan biri olarak, bir farklılık yapıp, bu ruh meselesine bir açıklık getirmekte kararlıyım. Belki böylece, kamyonunun arkasına “Liselim” gibi oldukça manidar ve bir o kadar felsefi sözler yazdıran, 47 yaşındaki atletli, pala bıyıklı kamyon şoförü feylesof kardeşlerimin takdirini toplar, hora geçerim. Ya da aksi olur “Felsefe yapma lan” gibi veciz bir cümleye muhatap kalabilir, toplumdan dışlanabilirim. Nede olsa günümüzde terliksi bir hayvana “Filozof”, felsefe yapana ise “Yapma” deniyor.

Her şeye rağmen ruh konusuna kafa yormaya kararlıydım. Evden çıkıp yeknesak bir eda ile iş yerime doğru giderken Bağdatlı Ruhî ile Fuzulî’nin bir atışması geldi aklıma. Anlatayım efendim. Raviden rivayetle; Fuzulî ile Ruhî sarayın bahçesinde gezerlerken bir köpek görürler. Ruhî dayanamaz Fuzulî’ye sataşır.

“Bu köpek bu sarayda ne kadar fuzuli”

Bizim Fuzulî durur mu? Hemen koyar taşı gediğine: 

“Haklısın Ruhî, sıkacaksın boğazını çıkacak kıçından ruhi”

Bir de;

“Gönülde bin gâmım vardır ki pinhân eylemek olmaz
Bu hem bir gam ki il ta'nından efgân eylemek olmaz”

Der, Fuzulî, ama bunun konumuzla hiç bir ilgisi yok.

Hâsılı bu düşüncelerle Tartan Konağı sokağından geçerken kitapta anlatılanları düşünüyordum. Eski Yunanlılar, ruh; bedenden ayrılabilen, beden öldüğünde bile var olabilen bir şeydir derken, ruhun kanda dolaşan bir şey olduğunu düşünen Yahudiler İbranice “nefes” sözcüğünü ruh anlamında kullanıyorlarmış. Bu görüşlere tepeden bakan Aristoteles karşılarına dikilip “Ne alakası var kardeşim” diyerek, ruhun yaşayan insan bedeninin “form”u olduğunu söylemiş. Ona göre ruh Hayalet Casper gibi bir şeydi ama bedensiz var olamazdı. Nede olsa Platon’un öğrencisiydi, istediği kadar sallayabilirdi.

Öte yandan ecnebilerin reenkarnasyon, bizimkilerin tenasüh dediği, ruhun insandan insana ya da insandan hayvanata, nebatata ve diğer cansız mahlukata geçtiğine inananlarda var. Gerçi bu ruh göçücüler eski yaşamlarında hiç, dilenci, çerçi, fahişe ya da ot, çöp olmuyor, hep prenses, düşes falan oluyorlar, bu da kafamı karıştırmıyor değildi hani. Hatta eski yaşamında hiç eşşek olan insan görmemişken, eşekler gibi davranan insanlara da çokça rastlıyoruz. Zaten Müslüman olduğunu iddia edipte, Hindular gibi “Ben önceki yaşamımda Rus Çarı’ydım yok Kleopatra’ydım, Sezar’dım” diyenlere biz Türkçede kısaca angut diyoruz da, senden Çengelköy hıyarı bile olmaz diyemiyoruz. Aslında bu reenkarnasyona meselesine Kur'an'ı Azimüşşan, Mü’minun suresinde “Boş laf” şeklinde açıklık getiriyor. Her neyse dini konularda ahkâm kesecek değilim, zaten ben ruhun göçüp göçmediğinden çok, insan vücudunda nerede olduğuna takmıştım kafayı.

çare yok, nare düştü gönül, âvâre bugün.
medet ey der, ah ile yalvarır yâre bugün

dertte derdin devası dermana tabib gelmez
hâk ile yeksan olur sine sad pâre bugün

memat gibi her visal bir gün firaka varır
hayat gibi vaslına neden yok çare bugün

Bu derin düşüncelerle dalgın dalgın yürürken ardımdan birinin seslendiğini işittim. Arkama dönüp baktığımda uzun zamandır görmediğim eski bir tanıdığı gördüm.

Yasin’di bu; İnsanların geleceğini garantiye almak gibi safsata bir tür sigorta işiyle uğraşan taşranın playboyu Yasin. Bakmayın adının Yasin olduğuna, hani âlimden zalim doğar derler ya o türden bir adam. Ömrünü Hakk yolunda talebe yetiştirmeye adamış Ehl-i tarık babanın hovarda mahdumu Yasin. İnsan evrimleşirken, O hovardalık peşinde olduğundan az geri kalmış. Fakat yine de severim keratayı. Kendisine çapkın ya da hovarda tabiri yerine cool, snob gibi Frenkçe tabirler yakıştırarak muasır medeniyeti yakalamaya çalışır durur garibim.

Yasin bana seslendiğinde, bir yandan ağzına tıkıştırdığı kahvaltısını yutmaya çalışırken diğer yandan, güneşte parlayan gümüş rengi gömleğini pantolonunun içine katmaya çalışarak evden yeni çıkıyordu. Tabakhaneye gön yetiştireceği için yolda giyiniyordu zahir. Parlak subay iskarpinlerini baldırlarına silerek parlatırken yeniden seslendi bana; “Hayırdır, kara kara düşünüyorsun.”

Muhabbetin uzamaması için kafamdakini aynen söylemeye karar verdim. Nede olsa bu konu onu açmayacak ve bende yoluma gidecektim.

“Sorma dostum, ruhumuzun nerede olduğuna takıldım kaç gündür, onu düşünürüm” dedim.

Şöyle bir durakladıktan sonra;

İç bade, sev güzel var ise aklı şuurun
Dünya var imiş, yok imiş ne umurun.

Mısralarını patlatıverdi. Yasin’in hayat felsefesine tam da uyuyordu bu beyit. Eminim günü güzel geçsin diye akşama değin tekrarlıyordu bu şiiri.

Bir anda 70 yaşına çıkarak, bilinen en eski ve en klişe nasihati ettim Yasin’e; “Bırak bu işleri, karıya kıza takılma, bak askerden geldin elinde zanaatın yok.”

Afalladı Yasin. Bu sözleri söylediğime Yasin kadar bende şaşırmıştım. Bir şey daha söylemesine fırsat vermeden, “Beni oyalama işim var” deyip Yasin’in yanından ayrılırken bir anda beynimde şimşekler çakmaya başladı. Kendini çırılçıplak sokağa atıp “Eureka eureka” diye bağıran Arşimet gibi heyecanlandım. Çünkü günlerdir kafamdaki sorunun cevabını bulmuştum.

Evet insan vücudunda ruhun nerede olduğunu bulmuştum. Yasin mesela, onun ruhu neresinde olabilir. Kanında olamaz zira kanı babasından alıyor. Beyninde zaten mümkün değil, az sarsılsa burnundan düşecek kadar küçük bir beyne sahip ki ruh oraya sığamaz.. Kalbinde desen hiç değil, çocukluğunda kedilerin ayağına taş bağlayıp kanalete atacak kadar merhametsiz. Diğer uzuvlarında da ruh olduğunu sanmam zira ellerini direksiyon tutmak, ayaklarını da gaza basmaktan öteye pek bir kullandığını görmedim. O’nun ruhu olsa olsa uçkurunda olabilir diye düşündüm. Öyle ya, Suriye’den yüz binlerce mülteci Türkiye’ye sığındığında “Neden Ukrayna’dan mülteci gelmiyor orda da iç savaş var “ diyen birinin ruhu başka neresinde olabilirdi. Karaman Çin’in Changzou kentiyle kardeş şehir olduğunda da, oradaki Çinlilerle nikâh düşer mi diye sormuştu. Neyse takılmayalım...

Evet, Yasin’in ruhunun nerede olduğunu bulmuştum bulmasına ama etrafımdaki herkes böyle değildi. Demek ki herkesin ruhu başka yerdeydi. Bilim dünyasına bomba gibi düşecek bu keşfimden sonra artık etrafıma bir başka bakar olmuştum.

O gün işe güce bakamadım. Her kimle karşılaşsam acaba ruhu neresinde diye aklımdan geçirdim.

Örneğin Napolyon’un 2. kuşaktan akrabası, kapitalizmin kurucusu, değerli müşterim Selahattin Ağabey. Onun ruhu kesinlikle cebindeydi. Hani sinekten yağ çıkaran türden, cimrilerin piri.

Geçen kar kıyamet yolda dolmuş beklerken gördüm. Evine bırakayım diye aldım arabaya. Giderken neden dolmuş beklediğini, arabasına kaza belamı geldiğini sorduğumda; “Çok şükür bir şey yok, kış gelirken temizleyip, yağlayıp garaja koydum. Kirleniyor, yıpranıyor kış günü” diyince, durdurup arabayı “İn lan aşağı şerefsiz” diyesim geldi ama neylersin ki müşteri velinimettir, efendilikte var serde.

Bir ara masraf olmasın diye çay posalarını kurutup tekrar demlediğini duymuştum. Alman olsa, Alman usulünü o icat etti diyeceğim, Rus olsa Das Kapital’i o yazmıştır diyeceğim ama bizimki halis muhlis Gasabalı. Ne demiş Efendi Marx: cimri, harikulade bir kapitalisttir; kapitalist ise akıllı cimridir. Selahattin Ağabeyi tarif ediyor yemin ediyorum.

Benim bir akrabam var, elektrik harcamasın diye eve gelince zile basmaz kapıyı çalardı, bu da onlardan. Hattâ  tatile giderken duvar saatinin pilini söküyormuş, boşa pil harcamasın diye. Az yakan çakmak almak için dükkân dükkân gezdiğini de bilirim.

Düşününce çokta mantıksız gelmiyor bu kreatif fikirleri, kendilerini kutluyorum.

Bir de ruhu mabadında olanlar var ki düşman başına. Yer-içer, arka nahiyeden def ederler. Olabildiğince kaba, bir o kadarda densizdirler. Surette ruha göre şekillenir elbet, nerde görseniz bilirsiniz. Cühela sınıfına mensup bu sevgili nadan dostlarımızda, 1 lira verdiği çay parasıyla çaycıyı satın alacağı kanaati yaygındır. Çünkü çayın maliyetini çoktan hesaplamıştır. Sadece kendi değerini hiç hesap etmezler.  

Bu tipler ağız dolusu küfürleriyle gezip, etrafa lağım saçarlar. Rüyada kabak görüp sabah kalkınca hayra yorarlar. Milletin karısına kızına bakar ama birisi onunkine batkımı kendini iffet abidesi sanırlar. Sokağa tükürür hatta sümkürürler. Sevdiklerine “Gardaşşım” sevmediklerine “Buyur blader” derler.

 

Ne izzetiyle köylü kalabilmiş, ne de şehrin medeniyetini algılayabilmiş tipler. Tam bu noktada Ziya Paşa’ya selam vermeden olmaz,

“Nadan ile sohbet güçtür bilene,
Çünkü nadan ne gelirse söyler diline”

Hâsılı uzak durulası insanlardır, Âşık Dûçari’nin dediği gibi;

"Cahil ile etme sohbet,
Her sözü bir baş incitir
 
Sarraf olmayan ne bilsin,
Zanneder her taş incidir."

Aslında konuyu en iyi, meşhur şairimiz “La Edri” dile getirmiş;

“Etme nadanla sohbet küstürürsün
Alma camla taharet... Kestirirsin”

Konumuzla ne denli alakalı bilmiyorum ama kime ait olduğunu bilmediğim bir şiir geldi aklıma. Yazmışım bir kenara eserin sahibini bilmediğim için yazamıyorum.

“Birileri soğuk demiş kuzey rüzgârına,
Kuzey duvarlarına katran sürülmüş evlerin,
Uğultusu bile üşütür duyunca, 
Ondan sebep büyük camlar güneye açılmış
Kuzey tarafına helâ camları kalmış
Aklıselimlik bu olsa gerek, 
İnsan indirmiş donunu kuzeye karşı
Mabadında buzdan bir yalazı
Acaba dünya bundan mı bu kadar şaşmış!
Üstelik Kuzey yıldızını birde pusula yapmış."

Kiminin de ruhu beynindedir. Rastlarsınız böyle insanlara. Ne gönül, ne duygu vardır onlarda. Her şeyi matematiğe, mantığa sığdırmaya çalışırlar. “Madem söndürebiliyoruz ışıkları peki neden yandıramıyoruz” gibi mantıksal doğrulamalarla işlerine gelene mantık giydirirler. Beyinde kendini kalbe ezdirecek kadar beyinsiz olamaz ya. Onlara göre insanların, normalde normal, anormalde anormal davranmaları normalken, normalde anormal anormalde ise normal davranmaları son derece anormaldir. Sağlam bilginin ancak deneyle elde edilebileceğini kabul eden, deneyle doğrulanamayan önermeleri metafizik safsatalar olarak nitelendirirler. Onun içindir ki şu beyit onlara aptalca getir;

Gül-i ruhsara meyyal olana uşve hâr gelir
Yârdan ırak olana kasr-ı seraçe dar gelir

Son yüzyılın yetiştirdiği en büyük filozoflardan biri saydığım Rasim Özdenören bir sohbetinde,  “Mantık, olsa olsa ‘Nasıl’ sorusunu sorar ‘Neden’ sorusuna gelince mal gibi kalır ortada” demişti ve şöyle devam etmişti; “Mesela ‘Yağmur nasıl yağar’ sorusuna, mantık cevap verir; ısınan su buharları yükselip bulut olur ve soğuk hava kütlesiyle karşılaşınca yoğunlaşarak su damlacıkları olarak yere düşer. Peki, ‘Yağmur neden yağar’ sorusuna ne cevap verir? Kocaman bir hiç. Biz bu sorunun cevabını, kainatla dopdolu konsantre bir kelimede buluyoruz; hikmet”

Hasılı ruhu beyninde olanlar, bizim gibi gönül ehli, doğu insanını hiç anlayamazlar. Kafa batıdır onda, “Hikmet”in karşılığı olmadığı gibi “Gönül” kelimesinin de karşılığı yoktur onların lügatinde. Şiir sevmez, türkü söylemez, âşık olmaz onlar. Neşet Ertaş çalarken malak gibi bakarlar ama iş bilânçoya geldi mi, kâr zarar tablosunu görünce duygulanırlar. Mesela bir avrupalıya bie şey ısmarladığınızda yüzündeki şaşkınlık ruhunun beyninde olduğunun bir kanıtıdır; Neden diye sorar şapşal.

Tabi aşktan bihaber oldukları için çıkar ilişkisinin en somut hali de onlarda görülür; mantık evliliği. Sonrası, sonu gelmez bir mutluluk hasreti…

Bir de ruhu tenlerinde olanlar vardır. Dokunmak nefes almak gibidir onlar için. Ellerindeki asırlık nasır, taşların damarları ve ağaçların kabuklarıyla akrandır. Onlar dokununca taşlara Mimar Sinan’ı hissederler, 500 yıl önce o taşı sabırla yontan ustanın yaktığı ağıtı işitirler. Gözlerini kapatınca kokusunu alırlar, mekândan ve zamandan gelip geçen yolcuların. Onlar dokunurlar; lodosa, karayele, otel odalarına, han duvarlarına...

Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor…
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;

“Gönlümü çekse de yârin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
Rüzgârın önüne katılmışım ben”

...

Garibim namıma kerem diyorlar
Aslı'mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben

Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!

Faruk Nafiz Çamlıbel

Ruhu kalbinde olanlar da var. Ben bu satırları yazarken Ramazan ayı idi. Gecenin ikisinde sahur için fırından sıcak pide almış evime dönüyordum. Hemen önümde benim gibi elinde pidelerle yürüyen adamın, kendisini görünce sokağın başından koşup gelen köpeğe elindeki ekmekten bir parça verdiğini görünce, kendi kendime; “işte bu adamın ruhu kalbinde” dedim.

Hakkari’de yedek subay iken, bir askerim var idi. Yaralanma hatta vurulma pahasına yakaladığı Iraklı mülteciyi ertesi gün sınır dışı ederken, ayakkabılarının olmadığını görünce kendi botlarını vermişti. Sevgili Osman, senin ruhunda kalbinde idi.

Sevdiğinin aşkından yanarken, ondan gelen acıdan bile haz alan âşık gönüllerin ruhu da kalbindedir.

“Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır.”

Ruhu kalbinde olanlar aşkla yaşarlar. Kalbi zarif, ruhu zarif, sözü zariftirler;

“Suya virsün bâğban gülzârı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün tek virse bin gülzâra su.”

Bu zarafet Fuzûlî 'de su, Nurullah Genç'te yağmur olup akar çorak gönüllere;

Hasretin alev alev içime bir an düştü 
Değişti hayal köşküm, gözümde viran düştü 
Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde 
Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü 

Ruhları incedir onların, kıyamazlar, korkarlar incitirim diye. Bazen bir beyitte görürüz onları, Nedim ile dillenir;

Güllü dîbâ giydin amma korkarım azâr eder,
Nâzeninim sâye-i hâr-ı gül-i dîbâ seni.

Bazen bir şarkıdan seslenir;

“Saçın yüzüne değse tenini kıskanırım.
Birine söz söylesen dilini kıskanırım”

Bazen de yanık bir türküde karşımıza çıkarlar;

“Ne güzel yaratmış seni yaradan
İstemem esmesin yeller incitir”

Bizi ruhu güzel, kalbi güzel kıl Ya Rab! Ruhu, aklı kalbi ve diğer tüm uzuvlarından emin olunan kullarınla karşılaştır. Yola çıkarken; aklın seçtiği, kalbin tasdik ettiği, ruhun emrettiği, nefsin emre itaat ettiği yollar nasip et ki, bu tevhid ile yollar seyran olsun.

Bigânedir mu’âmeleniz akl u hûş ile
Gûyâ derûn-ı sînede mihmânsın ey gönül

Nedim

Not: Makale Adem Kocatürk’ün “Kebikeç” Kitabından alınmıştır, şairi belirtilmeyen şiir alıntıları yazara aittir.

Düzenleme : 06 Şubat 2018 00:54 Okunma : 1936