''Nar-ı Aşk'' | Karamandan.com - | Karaman Haber

''Nar-ı Aşk'' | Karamandan.com - | Karaman Haber

21 Mayıs 2019 Salı
''Nar-ı Aşk''

Âh mine'l- aşki ve hâlâtihî
Ahraka kalbî bi-harârâtihî.
Şeyh Galip
 

Kendilerine çok kızgın olduğum ve başını gövdesinden ayırmak üzere olduğum bir anda, henüz bağırıp çağırmaya başlamıştım ki, arkadaşım elindeki kitabı uzattı.

“Bak sana kitap aldım”

Fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni
Böyle yazmış alnıma kilk-i kazâ sevdim seni

Şeyh Galip

İnternette reklamını gördüğüm bu kitaba ilk dokunuşumdu. Ve benim için her kitaba dokunmak özeldi. Beni iyi tanıyordu arkadaşım, ona olan kızgınlığımı bertaraf edebilmek için kitap hediye etmek akıllıcaydı. Ama işe yaramamıştı tabi, kitabı alıp zat-ı şahanelerini öfkemin denizine daldırıp çıkardım.

Aldığım kitap "Nar-ı Aşk", Mine Sultan Ünver'in kitabı, kitap yeni ama isim asırlar öncesinden. Hayır, asırlar öncesine gidecek değilim. Lakin bu isim bana evvela Mercan Dede'yi ve onun "Nar" albümünde kurbağa ve cırcır böceği sesleriyle başlayıp keman sesiyle devam eden, ardından da kanun, klarnet derken tüm akrabalarının katıldığı, ritimli ve damağımda nefis bir tat bırakarak nihayete eren muazzam eseri hatırlattı. Bu satırları yazarken de dinliyorum. Ki bu uzun cümle ondan mütevellittir.

Diğer taraftan kitabın Şeyh Galip'ten hatıralar naklediyor oluşu da bir hayli ilgimi çekmişti. Zira gözümüzde, onlarca şairi küçücük kılan koca Şeyh Galip'i yâd edecektik. O ki Nâbî'nin Hayr-âbâd'ına kafa tutmuş, edebiyatı kendi renkleriyle yeniden boyamış, divan şiirinin son divanesi diyebileceğimiz bir hüsn-ü şuara.

Şem’ine pervâneyim pervâ ne lâzımdır bana
Anlasın bîgâne bilsin âşinâ sevdim seni
Şeyh Galip

Okur her kitapta bir alamet-i farika arıyor. Zira “Aşk” konusu tarihi ve edebi kahramanların mirasına konarak son zamanlarda çokça yazıldı. Misal vermek gerekirse; Elif Şafak'ın "Aşk" adlı romanında; Şems-i Tebrizi, İskender Pala'nın "Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk" romanında; Fuzûlî, Sinan Yağmur'un "Aşkın Gözyaşları" romanında; Mevlana, Mürvet Sarıyıldız'ın "İki Cami Arasında Aşk" romanında; Mimar Sinan ve nihayet "Nar-ı Aşk"ta Şeyh Galip ve daha niceleri. Birkaç yıl içinde hep aynı konu.

Aşk şüphesiz Galip'in dediği gibi; Tuhfe-i İlahi. Kalbin, akıl ile cenginde muzaffer olup aşığı çöllere salan, maşuku ise gönül tahtına oturtup hükümdar kılan bir İlahi armağan. Yüzlerce yıldır olduğu gibi bu günde elbette “Aşk” konulu kitaplar yazılacak, şiirler söylenecek. Fakat bu üç harfli, tek heceli küçük kelimenin, dağları yoracak kadar büyük ağırlığını da göz ardı etmeden muhafaza eylemeli.

Okuyucu nicedir, “Aşk”ın, kitap satışının sırrı olarak yazarların sarıldıkları bir pazarlama aracı olduğunun farkında. Üzülüyoruz edebiyatın zarif bedenine yakıştırılan bu kaba pazarlama libasından ötürü. Bu konuda çok söz var söylenecek ama mevzu derin vakit dar kabilinden kısa keselim.

Râ kaşından inhirâf etsem riyâdır doğrusu
Yâ savâb olmuş veya olmuş hatâ sevdim seni
Şeyh Galip

Konu Şeyh Galip’e gelince divân edebiyatına girmemek, bir kaç beyit konuşmamak mümkün değil. Bir beyit ne kadar konuşulabilir ki demeyin. Konuşulur elbet hatta yazılır, ciltler dolusu yazılır. Yazılırda anlaşılır mı bilmem. Bâki'nin dediği gibi:

Dil derdini gamunla dil-efgâr olan bilür
Bîmâr hâlini yine bîmâr olan bilür
Bâki

Şair yazmış, ravi nakletmiş, hattat aharlı kâğıtlara bezemiş. Bize düşen de "Ya Fettah" deyip idrak-ı muvaffakiyete gayretkeş kesilmek olsa gerek.

Hey hat ki ehl-i belagat ecdadın sözlerini anlamaya aciziz. Batının zihninden asla silinmeyen fakat bizlerin çoktan sildiği Osmanlı, ta Orta Asya’dan devşirerek getirdiği, gelirken yolda Arap, Acem ve kendi Türk harsiyatıyla yoğurarak yeniden doğurduğu edebiyatı okuyup anlamaktan dahi haya eder kimisi. Bugün divan şiirine meraklı üç beş grup ile divanı kanepe zanneden muazzam kalabalığa, Baykara meclislerini ve musikî fasıllarının lezzetini anlatabilmek bizim gibi liyakatsiz insanlar için çok mümkün görünmüyor. Bunları söylerken, dünyanın en görkemli söz sanatı sayılan divân edebiyatı hakkında ahkâm kesmek değil muradımız, sadece klasik Türk şiiri okuyucusu olarak biz bize söyleşmek.

Gök kubbede söylenmemiş söz kalmamıştır. Lakin eskiler başka söylemişler. Keza başka yaşamışlardır aşkı, bir başka ram olmuşlar maşuka. Hüznü derinden hissetmiş beyan-ı hali en zarif şekilde gergef dokumuşlardır mısralarda.

Ne beyân-ı hâle cür'et, ne figâna tâkatım var
Ne recâ-yı vasla gayret, ne firâka kudretim var
Enderûnî Vâsıf

Din, tasavvuf, felsefe, aşk; divan şiiri dünyasına ait bu abideler, söz sanatlarıyla yoğrulup içli duygularla şekillendirilince ortaya çıkan muhteşem beyitler, gazeller ve kasideler asırlık çınarlar gibi serinletmeye devam ediyorlar, gölgesine sığınan biz muzdaripleri.

Lafı çok uzatmadan kalemi kâğıda yâr eyleyip bir beyite getirelim sözü, Bâkî der ki;

Bezm-i şevkün içre devr eyler felek bir câmdur
Camda bir cür'adur aşkun şarâbından şafak

Gelin kahvemizi yudumlarken bu beyiti anlamaya çalışalım.

Bezm-i şevkün içre devr eyler felek bir câmdur
(Evren, sana olan isteğim, arzum ile dönüp duran bir kadehtir.)

Camda bir cür'adur aşkun şarâbından şafak
(Şafak ise aşk şarabından kadehte bir yudumdur.)

Tasavvuf jargonunda evrenin yaratılması aşktandır. Bu beyitte de, evrenin dönmesi aşka bağlanarak kainatın düzeninin akıl ve mantığa sığmayan boyutu aşk ile izah edilmiş, sevgiliye olan arzunun, kainatın dönerek yaşamına devam etmesine sebep olduğuna atıfta bulunulmuş.

Cemal-i mutlak olan yaratıcı, gizli bir hazine iken, bilinmeyi istemiş ve varlığa vücut vermiş. Mutasavvıflar, İlah'ın bu kendini gösterme isteğini "Aşk-ı mutlak" olarak ifade etmişler ve her sevginin bu mutlak aşkın bir tezahürü olduğunu dillendirmişlerdir. Bir tasavvuf şiiri olan bu beyitte şair, bu ön bilgi ve kavrayış sistematiği ile gökyüzünün ilahi aşk şarabı ile dolu bir kadeh olduğunu söylüyor. Beyitin ikinci mısrasından da anlıyoruz ki şafak nasıl gökyüzünün küçük bir parçası ise aşkın küçük bir parçası bile şafak kadar güzel ve önemlidir. Nede olsa yudum yudum içilir kadehteki aşk şarabı ve her yudumu lezzet-i âlâdır.

Anlaşıldığı üzere divân edebiyatının en güçlü teması olan aşk, yaşam üzerinde tasarruf sahibi bir hüviyete bürünmekte. Bunu yine bir Bâkî beyiti ile örneklendirelim;

Ezelden şâh-ı aşkun bende-i fermânıyuz cânâ
Mahabbet mülkinün sultân-ı âlî-şânıyuz cânâ

Dolayısı ile âşık olmak da önem arz etmektedir. Ezelden beri aşk padişahının emir kuluyuz öyleyse muhabbet ülkesinin anlı şanlı sultanıyız, diyor Bâkî. Divân edebiyatı denilince adı zikredilmeden geçilemeyen Fuzûlî'yi de âşıkların gelip geçtiği yola mezarımı yapın dediği beyiti ile analım;

Ey Fuzûlî çıksa cân çıkman tarîk-i aşkdan
Reh-güzâr-ı ehl-i aşk üzre kılın medfen bana

Bu pencereden bakılınca divân edebiyatına aşk edebiyatı desek yanlış olmaz. Mevzuyu yine, Bin Beşyüzlerin İstanbul'unda yaşamış, Bâkî’nin veda gazeli ile bitirelim derim. Ne hoş bir sadâ bırakmıştır Bâkî, kendisinin bile baki kalmadığı bu gök kubbede...

Alayiş-i dünyadan el çekmeye niyyet var
Yakında adem dirler bir şehre azimet var

Uçdı bu fezalardan mürg-ı dil-i nalanım
Aram idemez oldum efkar-ı seyahat var

Nuş eylese bir aşik ta haşre dek ayılmaz
Bezm-i feleğin bilmem camında ne halet var

Bu halet ile ey dil sağ olmada alemde
Derd-ü gamı dilberle ölmekte letafet var

Ser terkine ka'ildir dünyaya gönül virmez
Terk ehlinin ey Bâkî başında sa'adet var.

________________________________________
*Adem Kocatürk'ün Kebikeç adlı kitabından alıntıdır.

Düzenleme : 02 Eylül 2018 18:47 Okunma : 3404
Foto galeri