Hayat gibi ölüme de aşina olmalıyız demektir, derdimiz. Ona da selam vermeden güne başlamasak ne olur? "Mademki ölümün önüne geçilmez, ne zaman gelirse gelsin." deme gönüllülüğünü gösteremez miyiz? Bu yüreklilik, ne kadar da zordur bilirim. Belki demesine deriz de, içimizin pıt pıtından ne dediğimizden ne de demediğimizden pek emin olamayız. Yine denemeciler denemecisi gibi inanmak en iyisi, yani "bütün dertlerin bittiği yere gitmek" düşüncesine varmak, bu duyuşu içselleştirebilmek...
Ölüm, evet dağlayıcıdır, en hafifinden dokuncalıdır, ama dirimin de ikiz kardeşidir diyecekken sözü nereye getirdik. Şimdi, daha fazla dağ bayır dolaşmadan sadede merdiven dayamak en doğrusu.
Bana öyle geliyor ki ölümün yüzünü pek de soğuk tutmamak için, Türkçemizde "ölmek" karşılığı kullanılan sıcak ifadeler, söz kalıpları, deyimler o kadar çok ki. İnsanoğlunun bu ezeli ve edebi büyük mevzuunda zengin mi zengin bir söz varlığına sahip olmamız, aslında millet olarak ölüme ne kadar da yakın durduğumuzu gösteriyor. Yukarıda demeye çalıştığım "dirim"in ikiz kardeşi olmak durumu, bu sözler pazarında da ortaya çıkıyor.
Özel buluşlarını, yakıştırmalarını yani dünya yakışığı "nedircik yavruları"nı bu söz varlığına armağan eden şair ve yazarımızı da unutmamak gerekir. Denemeci, günlükçü,"özel tarihçi" Salâh Birsel, yanılmazsam bu hususta başı çeker. (Şimdi açık edelim ki, bu yazının mülhimesi de odur.) Hem yazımıza bir çeşni katsın, hem de ölüme ne çok söylendiğimizi göstersin diye, Kikirikname şairinin "ölmek" yerine söylediklerinin bir kısmını yani görebildiklerimizi "şanoya çıkaracağız" (bu tabir de Salâh Bey'indir).
Yazarın, Türkçenin o her türlü balına yatırılmış, en uçucu renkleriyle boyanmış deneme ve günlüklerini okurken, öyle tabirlerle karşılaştım ki, zihnim çimen çiçek açtı. Varın siz de okuyun diye buraya dercediyorum.
Yaşam dersini sona erdirmek,Yaşam dersini bütünlemek,Yaşam görevinden ayrılmak,Dünya ile alış verişini kesmek,Sonlu nimetleri yüzüstü bırakmak,Ömür eteğini kısaltmak,Ömür mumu sönmek,Ömür suyunu devirmek,Yaşamın kepeğini tüketmek,Ecel şerbetinden içmek,Çıngırağı çekmek,Ölüm döşeğinde uyumak,Şanlı ölüm köprüsünden geçmek,Can levhasına bismillah basmak,Ecel terzisi, kendisine don biçmek,Dünya urbacığını ahiret urbacığı ile değiştirmek,Dünya urbacığını telef etmek,Ecel sâkisinden ölüm kadehini içmek,Can kuşunu uçurmak,Ruh kuşunu avucundan uçurmak,Ruh kuşunu elinden kaçırmak,Nazlı ömrü elinden kaçırmak,Öteki dünyaya ateş almaya gitmek,Yokluk ufkunun ötesine gizlenmek,Ahret yolculuğuna çıkmak,Yaşanılan zamanın ötesini yaşamaya gitmek,Yalnızlık ülkesinden sonsuz âleme göç etmek,Ölümsüzlük yurduna göçmek,Işıklar dünyasına göçmek,Boşluk dünyasına konmak,Cennet bahçelerine göç etmek,Cennet bahçelerine uçmak,
Cennetle dembeste olmak,Cennete doğru yürümek
Biz de göreneğe uyarak diyelim ki, bunca atmaca kanatlı sözün anlamına lokma bandıktan sonra, ölüme çok da hayın bakmak yakışık almaz.
Unutmadan Erdem Bayazıt'ın o bin beygir gücündeki ve yirmi bir yaş yakışığındaki dizelerini de buraya konduralım ki, yazımız eksik kalmasın, yüzüne kan gelsin:
Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm,
Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm
Ölüm üstüne her söz dokunaklıdır. Tez yanından hüzne sürükler insanı. Yüze alaca bulaca bir duman çökertir. Gözler mahzunlaşır, dudak büzülür, kaşlarda bir titreyiş, bir çeşit harelenme peyda olur ölümden konuşurken. Kelimeler sıraya dizilmiş süreli neferler gibi, ağır aksak ve nereye gittiğini bilmeyen bir şaşkınlık içindedir. Boğazda bir yanma, bir karıncalanma hissedilir. O anda, söze kudreti olmayanlardaki bu hâl yani sise gömülmüş yüzün kederi daha da belirgindir.