Kürt Sorunu'na 'dil hakkı'ndan bakmak

Kürt Sorunu dediğimiz şey temelde dil ve aynı zamanda Hz. Adem'e öğretilen isim üzerinde kulların uyguladığı bir hak sorunudur.

Kürt Sorunu dediğimiz şey temelde dil ve aynı zamanda Hz. Adem'e öğretilen isim üzerinde kulların uyguladığı bir hak sorunudur. Bu bir Müslüman olarak benim görevim. Çünkü bütün dilleri Allah yarattı ve benim yaratılan o dilin konuşulmasını sağlamak gibi ontolojik bir sorumluluğum var.

Yeryüzünde konuşulan dillerin tamamını dinsel inanca göre Allah yarattı. Daha da ötesi ilk insan Hz. Adem'e isimleri/ kelimeleri öğretti ise, bizim isimlerden/ kelimelerden oluşan 'dil'ler üzerinde baskı kurma ve yasaklama gibi bir hakkımız söz konusu olabilir mi? İsimleri/kelimeleri öğrenerek meleklerden üstün kılınan ve bu isim bilgisi ile yeryüzüne halife olarak gönderilen insanoğlunun, bu bilgisini bir zulüm enstrümanı olarak kullanması her şeyden evvel ontolojik gerçekliğine uygun düşer mi? Müslüman Türkler'in Kürt Sorunu'na ilişkin yaklaşımlarında böyle bir aralıktan bakmaları sivil çözüm girişimlerine ivme kazandıracaktır diye düşünüyorum.
Bütün Müslümanların bildiği gibi Allah Kur'an-ı Kerim Hucurât Suresi 13. Ayetinde şöyle der: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere, kabilelere ayırdık. Haberiniz olsun ki Allah katında en şerefliniz, en takvalınızdır. Muhakkak ki Allah bilendir, her şeyden haberdardır”. Dolayısı ile farklı olan millet ve kabilelerin bu yaratılış gayesi ancak, birbirleri ile medeni bir şekilde tanışmaları, kültürlerini, birikimlerini, zihinlerini zenginleştirmeleri ve her şeyden evvel farklılıklarından doğan özellikler itibari ile yine birbirlerini ötekileştirmemeleri helal kılınmıştır. Buradan bakınca her kavmin ayrı ayrı diller ile konuşması kadar doğal ve helal başka ne olabilir ki?

Kavmimizi ve ana dilimizi kendimiz seçmediğimiz ve yaratılırken bu kodlar ile yeryüzüne gönderildiğimize göre, kendimizden olmayan bir başka yaratılmışın bu ontolojik kodlarına yönelik saldırıların zulümden ve kul hakkından başkaca bir açıklamasını bulabilir miyiz?

 

UNUTMAYIN DİLLER DE KARDEŞTİR

Her şeyden evvel Türkler, Kürtler, Araplar, Farslar ortak bir tarihsel belleğin bugünkü çocukları oldukları kadar, birbirlerinin lügatlerine hediye ettikleri isimler/kelimeler kadar da kardeştirler. Hatta bu, kelime geçişleri açısından bakarsak meseleye, İslam dışı kültürel unsurların da dahil edilebildiği daha geniş bir havza çıkar karşımıza. Cumhuriyet ideolojisinin faşizan bir yaklaşım ile kurgulamaya çalıştığı dil devrimi biz Müslüman Türkler'in belleğini yaraladığı gibi, bu coğrafyayı paylaştığımız diğer kavimlerle tarihsel kardeşlik bilincimizi de zayıflattı ve modern zamanlara taşınmasına engel oldu.

Bu yüzden Kürt Sorunu dediğimiz şey temelde dil ve aynı zamanda Hz. Adem'e öğretilen isim üzerinde kulların uyguladığı bir hak sorunudur. Ulus-devlet algısı tek tipleştirici, homojen ve Benedict Anderson'un söylediği gibi bir hayali cemaat oluşturmaya çalıştıkça karşısında, kendilerine Yaratıcı tarafından verilmiş dillerini korumaya çalışan bir topluluk buldu. Yüzlerce yıldır derelere, dağlara, köylere verdikleri isimler zorla kendilerinden koparılıp alındı ve değiştirildi. Çocuklarına dedelerinin, babaannelerinin isimlerini veremediler mesela.

Evet resmi ideoloji karşısında Sünniler, Aleviler, solcular sistematik olarak baskı gördüler ama yine de ana dillerini konuşmaya devam ettiler. Oysa Kürtler bütün bu baskıların yanında aynı zamanda bir de dil'lerini konuşamamak gibi ikinci bir travmaya tabii tutuldular. Dil'i yasaklamak temelde asimile etmek ile ilgili bir yaklaşımdır aslında. Dönüştürmeyi amaçlar. Dil'i yasakladığımızda o toplumun yüzlerce yıldır ürettiği bütün kültürel belleği ve aynı zamanda bu bellek sayesinde işleyen bir pratiği de yasaklamış oluruz. Dolayısı ile karşımıza yapabileceği tek sivil direniş olarak, kendisini dil üzerinden var etmeye çalışan bir kimlik sorunu çıkacaktır. Bir aralar çokça iddia edildiği gibi Kürt Sorunu ekonomik geri kalmışlık ile ilgili değildir bu yüzden. Yoksa ülkenin başkaca geri kalmış yerlerinde de bu ve benzeri sorunlar ile karşılaşırdık. Karşılaşmadığımıza göre mesele kimlik ile ve öz'de de kimliğin kendisini bulduğu, yaşatmaya gayret ettiği dil ile ilgilidir.

BİN YILLIK BİRLİKTELİĞİ BİTİREN NE?

Aslında Kürt Sorunu dediğimizde şu temel meseleye cevap aramak gerekli: Bizler bin yıldır bu coğrafyada Kürt kavmi ile bir arada yaşadık da, neden son yüz yıldır yolunda gitmeyen bir şeyler var? Bin yıl bizi bir arada tutan ne idi, bugün bağımızı zayıflatan neyin eksikliğidir? Bu sorunun cevabını vermedikçe çözüme dair ciddi bir yaklaşım ortaya çıkamayacaktır. Sultan Alparslan Malazgirt'te Bizans ordusunun karşısına dikildiğinde 60 bin kişilik askerinin 10 bini Kürt ve Ermeni beylerinden oluşuyordu. Kürtler ile aramızdaki bağı kutsal ve aynı zamanda tarihsel bir ittifaka dönüştüren bir Kürt bilgesi Şeyh İdris-i Bitlisi idi. Daha düzenli ordu kurulmadan ve Kurtuluş Savaşı başlamadan, topraklarımıza giren askeri atma cesareti gösteren, Urfa'nın “şanlı” Kürt halkıydı. Peki ya bugün… Gazze için sokaklara dökülen illerin başında Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları yerler gelmedi mi? Filistinli kardeşleri için yaşlısından çocuğuna kadar meydanları doldurup, gözyaşları döken, devletini bu hususta daha aktif olmaya davet eden Diyarbakırlı, Hakkarili Kürtler değil miydi? Bir karşılaştırma yapmak istemem ama Anadolu'nun bazı başkaca illerinde, bu hususta kayda değer görüntüler göremediğimiz halde, Kürt halkının yoğun olarak yaşadığı birçok ilde Hamas'a selam gönderen duyarlı topluluğun verdiği mesajı doğru okuyamayacak mıyız? Bu mesaj hâlâ bizi bir arada tutacak bağın belleklerde bütün baskılara, yasaklamalara rağmen saklandığını, yaşamaya çalıştığını göstermiyor mu?

Yakın dönemi içine alan yüz yıllık Batıcı modernleş(tir)me çabası şunu netleştirmiştir ki, bu topraklara Batı'dan getirtilmiş “milliyetçilik” gibi ideolojiler, bütün dayatmalara rağmen tutmuyor. Türkçülüğün, tarihsel izleğini, bin yıllık ortak birikimi görmezden gelerek Orta Asya steplerinde ve Şamanizm'de araması ya da Kürtçülüğün yine benzer ideolojik kurgu ile İslam evveli dönemi kutsayarak Zerdüştlüğü ihyaya çalışması temelde benzeşen bir karakter ortaya koymaktadır. Ve bu türden milliyetçi ideolojik yaklaşımlar ne yazık ki iki halkın birbiri ile arasındaki tarihsel, kültürel ve dinsel ortak aurayı gevşetmekten başkaca bir işe yaramamaktadır.

GERÇEKLER ORTAYA ÇIKACAK

Modern sosyolojinin birçok teorisini toplumsal çözümlemeler yapmak için kullanabiliriz ama, Doğu toplumlarını dizayn etmeye yönelik dayatıcı yaklaşımlar acı tecrübeler ile göstermiştir ki, bu teoriler ya bizi anlamıyorlar ya da anlamak istemiyorlar! Pozitivizmin cazibesi ile donanmış bir milliyetçilik söylemi birbirinden farklı dinsel, etnik, kültürel kimliklere sahip toplulukların belleğini zayıflattığı gibi, hiç bu topraklara ait olmayan ötekileştirme zihni fakirliğini getirerek pratik hayatta parçalanmalara ve ayrışmalara sebep olmaktadır. Yine de bu bahsettiğim kadim aura, hala Türklerin ve Kürtlerin kültürel kodlarında -çok şükür- diri duruyor ki, yapılan bütün provakatif girişimlere rağmen Urfalı bir kebapçı Trabzon'da güvenlik içerisinde yaşayabilmektedir. Kaldı ki bugün Ergenekon soruşturması neticesinde ortaya dökülen iddialardan yola çıkarsak, ülkenin son 30 yılını kaplayan terör olgusu da sistemin kendi resmi ve gayrı resmi organları ile bir şekilde içli dışlı. Karşılıklı militarizm üreten ve bu militarizm sayesinde varoluşunu anlamlı kılan kanlı bir yapı söz konusu. TRT Şeş hususunda bahsettiğimiz Türkçü ve Kürtçü kesimi içerisinde barındıran kurum ve yapılanmalardan gelen olumsuz cümleler de bu iddiaları güçlendiriyor. Sorunun bitmesini istemeyen ve bu sorun üzerinden nemalanan yapıların temelde Kürtlerin demokratik ve bence kul hakkı bağlamındaki talepleri ile organik ve duygusal hiçbir bileşkesi yok. Sadece Kürt Sorunu ile ilgili değil, bu toprakların en eski kavimlerinden birisi olan Yezidiler'in Osmanlı tecrübesinde, atalarının topraklarında yüzlerce yıl huzur içerisinde yaşamalarına rağmen Cumhuriyet'ten sonra neden Avrupa ülkelerine dağılmak zorunda kaldıklarını bugün artık Türkler'in yüksek sesle sorgulaması gerekmektedir. Meselenin evvela Türkler'in empati yapmaya başlaması ile kalıcı bir çözüme ulaşabileceğini unutmamalıyız.

ANNELERİN GÖZYAŞLARI ARTIK DİNSİN

Kürt yazar Muhzin Kızılkaya'nın geçtiğimiz aylarda yayınlanan bir söyleşisinde aktardığı üzücü hadise, yeryüzüne isimleri/kelimeleri öğrenip gönderilen biz Ademoğullarını derinden sarsmalı ve kul hakkı merkezinde değerlendirilmelidir. Kızılkaya'nın yatılı okulda kendisini ziyarete gelen annesi ile Kürtçe konuşmaya, koklaşmaya, halleşmeye, bir anne ve çocuk arasında geçebilecek en insani, en masum, en varoluşsal diyalogu kurmaya çalışırken görevli öğretmen tarafından dil'ini konuştuğu için feci şekilde dövülmesinin acısını biz Türkler kalbimizde hissetmedikçe mesele vicdanlarda tamamlanamayacak. Küçücük bir çocuğun Türkçe bilmeyen annesinin gözleri önünde, Allah'ın O'na bir kader olarak bağışladığı dil'i sebebi ile dövülmesi, etkisi üzerinde muhtemelen yıllarca taşınacak duygusal travma oluşturmasının yanında, biz Müslüman Türklerin üzerinde de bir kul hakkı olarak duracaktır. Türkçe öğrenip ülkesine yararlı olmak aşkıyla donanmış bir Kürt çocuğunu küçücük yaşında hiç Türkçe konuşamayan biricik annesinin kolları arasında vahşice darp eden öğretmenin verdiği fiziki ve daha da önemlisi duygusal travma dolayısı ile Muhsin Kızılkaya'nın acısını paylaşıyorum. Bu bir Müslüman olarak benim görevim. Çünkü bütün dilleri Allah yarattı ve benim yaratılan o dilin konuşulmasını sağlamak gibi ontolojik bir gerekçem var.

Selçuk Küpçük
Eğitimci

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile