Bir kış günü lastik çizmesinin içinde soğuktan hissedemediği ayağının sızısıyla ağlayan ‘ben’in, şefkatle gerilip, yüreğinden kopup gelen yavrum, kuzum ünlemleriyle avuçladığı ayaklarımı nefesiyle hohlayan, ayağımdan kavrayıp ruhumu dirilten anam gibi, buz tutmuş yürekleri ilk ve öncelikle ruh dünyasında dirilten, temelden kavradığı meselelere nefesiyle diriltici soluklar hohlayabilecek birisi değildi. Sırıtan her şeyiyle, benden değildi. Uzaktı, bana. Ayıplamıştım, umarsızca. Kanayan yüreğimin acısıyla. Hoş ya. “Ayıpladığınız şey başınıza gelmeden ölmezsiniz” emri fermanını bilmezlerdendim. O acınası serazat tavırlarımla...
Ağaran saçlarımla şimdi farkım ne, ondan?
Hani Efendimiz s.a.v." Mü'minler bir vücudun uzuvları gibidirler. Ayağına diken batsa, bütün vücudu acısını hisseder" buyurmuşlar ya, sanki Filistinli çocuklar ve diğerleri bizim vücudumuzun bir parçası değilmiş gibi, hissedemiyorum. Nedir beni umarsızca, duyumsuzlaştıran? Masal gibi geliyor yaşanılanlar. Hissedemiyorum onların yüreklerinden geçenleri. Şaka değil., acı gerçeğim bu benim. Evladına kendi etten kemikten vücudunu siper edip direnen babanın ıstırabını, duymadı bu gönlüm. Çatlamadı, o kurşunu yeyip uzanırken yere, rengim atmadı, kalbim sıkışmadı, gözlerime yaş hücum etmedi, sadece galizane söğdüm, geçtim. Sonrası laf-ı güzaf…
Hani, Allah azze ve celle ” Onlar Kur’an-ı okurlar. Ancak boğazlarından aşağı geçip, kalplerinde inkisar bulmaz” diyor ya... Okuyor, dinliyor ama kardeşimin derdiyle dertlenemiyor, acısını hissedemiyorum. Öyleyse ya İslam olan vücudumda bir arıza var. Ya da uzuvlarım, felç mi olmuş? Hissedemiyor, hislenemiyorum.
Bir şeyler yapmak lazım. Yüreğimiz ile duyumsamak lazım.Yüreğimizin sızlaması, ciğerimizin kebap olup, yanması lazım. Gözyaşlarımızın ceyhun olup, yangınımızı söndürmesi lazım. Gönül gözümüzün açılması, öteleri rasat etmemiz lazım. Lazım lazım...
Önce bana…! Bana hisseden bir kalp, duyan bir kulak, gören bir göz lazım. Duyumsamam lazım. Yanılsamamam lazım. Şuurlanmam lazım...
"Kendimizi, düşüncelerimizle, yaptıklarımızla, yapmak istediklerimizle anlatmak zorundayız kendimize. Kendimizi bir kere daha en baştan tanımak, ruh dünyamızı, akıl hayulamızı tekrar be tekrar rasat etmemiz lazım. Cesaretle sığınağımızdan çıkıp, bütün cümleleri yeniden kurmamız lazım…
Şimdi yeni cümleler kurmanın mevsimi. Kış bahara dönüyor. Kırlangıçlar çığlık çığlığa betonla örülmüş gökdelenler arasında, başlarını sokacakları kamış saçakları özlüyor.
Beli bükülmüş Ahmet Çavuş, ağırlaşan bedenine inat, ruhunu uçurtmaya takıp özgür kılmak için, ak toprakla sıvanmış, toprak kokulu, toprak damlı evlerin saçağından çekip çıkaracağı üç beş kamışın hasretiyle kıvranırken, gökteki kırlangıçlara bakakaldı. Ne kadar özgürdüler. Hayıflandı. Kırış kırış olmuş alnındaki terleri rahmetli hanımının bürgüsünden kalan mendiliyle sildi. Burnuna götürdü. Kınalı saçlarından sinen kokusunu çekti, içine. Boğazı düğümlendi. Yutkundu. Niye önce sen? Gavlimiz neydi, Hatcem derken, sendeledi. Ak düşmüş saçının kapladığı şakakları zonklarken, titreyen elleri cebinde, titreyen sesi yüreğinde, daralan yüreği de kırarmış kılların kapladığı bir deri bir kemik kalan göğsünde hapsolmuştu. Demirci Ali’nin körüğü gibi hızlı hızlı inip kalkan göğsündeki, kalbi sıkıştı. Boğazını sıkan gömleğinin düğmelerini açmak istedi, kopardı. Ak göyneğinin üstünden sıvazladı, yaşlı kalbini. Avuçladı, çıkarıp almak istedi. Canı kesildi. Dizlerinin üstüne adeta çöktü. Buğulu gözlerle süzdü, gelip geçenleri. Kırlangıçlar hala deli gibi oradan oraya savrulurken çıkardıkları acı seslere, boğazından hırıltıyla çıkan hıçkırıklar karıştı. İstasyon Caddesi’nin buz gibi kaldırımlarına uzanırken bedeni, kırlangıçlar sustu. “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” okurken diller, Ahmet Çavuş uzanıp tutuverdi kırlangıç kanadından. Kırlangıçlar Medar-ı Mevlana’nın, Araboğlu’nun, Hatuniye medresesinin üstünden ağrı uçarken, Ahmet Çavuş’ta 70 yıllık ruhunu taşıyan bedeninden kurtulmuştu. Alabildiğine hafiflemişti. Kırlangıçlarla Kır Mahalle’nin sokaklarından geçti. Hatçe’sine kavuşmanın sevinciyle, Karaman’ı son bir kez turladı.
Göz pınarlarından ak sakallarına süzülen gözyaşlarını, yere düşmeden hayat üsaresi bilip içebilen kırlangıçların da ayaklarıyla birlikte ruhları da diriliverdi. Hetceler’den Larende’ye doğru süzülüp Kara Dağ’dan gelen ak yüreklilerle gün boyu Karaman’ın üstüne kanat gerip, akıttıkları göz yaşlarıyla katılaşmış kalpleriyle ağlamayı unutmuş olanlara ab-ı hayat sundular.
O gece bambaşka bir hal vardı, Karamanlılarda. Ak Tekke Camii’nin avlusundan hale hale yayılan Kur’an-ı Kerim tilavetinin ardından edilen dualarla ellerini semaya açıp ulvileştikleri bu Miraç Kandilinde Ak Tekke camii’nde yatan Mevlana hazretlerinin annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun’un şefkatle kucakladığı Karamanlı evlatları da gecenin şafağında kırlangıçlarla birlikte lazım olanları tedarik etmenin gönül hoşnutluğuyla işlerine, eşlerine, aşlarına uçarcasına koşuşuyorlardı.
O gecenin sabahında da kalbinin sızısıyla ağlayan ‘ben’i, şefkatle gerilip dirilten, yüreklerimizi ilk ve öncelikle ruh dünyasında canlandıran, temelden kavradığı meselelere nefesiyle diriltici soluklar nefyeden, ötelerden kopup gelen diriltici nağmelerle bir Yunus, bir Mevlana olup Karaman oğlu Mehmet Beyce dillenerek “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki rahmete eresiniz. “''innemel mü’minune ihvetün''” sırrınca kardeş olabilen “biz” Karamanlılara ne mutlu…
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

