Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi ve yeni açılan diğer üniversitelere “sonuçta taşra üniversitesi” deyiverip geçmek ne kadar isabetlidir? Bir başka açıdan bakabilme imkanından mahrum muyuz? Bu soru karşısında ya, “şüphesiz” diyerek katılacaksınız; ya da irkilip duraksayacaksınız. Bana sorulsaydı ikinci tarafta yer alırdım; çünkü benim anlam dünyamda üniversite ve taşra oldukça zıt anlamları çağrıştırmaktadır. Acaba bu gerilimli iki tarafı dikkate aldığımızda, sorun nerededir?
Öncelikle taşra kelimesinin çağrışımlarını yoklayalım. Hukukî olarak taşra, başkent dışındaki insanlar topluluğunu ima eder. Ancak genel kullanım itibariyle, Türkiye’de İstanbul’lu olanlar ile İstanbul’lu olmayanlar arasındaki derin bir ayrım açıkça hissettirir kendini. Bu açıdan baktığımızda İstanbul dışındakiler taşradandır.
Ancak şehir ve taşra ilişkisini irdelediğimizde, bambaşka bir panorama çıkar karşımıza. Çünkü şehirleşememiş insan topluluğu taşralıdır. Bundan yirmi yıl geriye gittiğimizde de hemen hemen taşra hakkındaki bu kabuller ilk akla gelen çağrışımlardır. Peki, şimdi başka bir büyü mü oldu ki, bir mukayesenin kavşağına zihinleri kilitledik?
Günümüzde sadece Türkiye’nin her bir noktası bize yakınlaşmadı; aynı zamanda Dünya da bize çok uzak değil. Küreselleşmeden ve globalleşmeden söz ediyor oluşumuz, bu düşünceyi desteklemektedir. Dünyanın küçük bir köy haline gelmesini teknoloji ve iletişim ağları sağlarken, bir avuç ülkemizde nasıl taşralı kalınır, ayrı bir konudur. Kırda keçisini otlatandan değil; üniversite çatısı altında olanlardan bahsediyorken, bu taşralılık ifadesi sanki havada kalıyor. Eğer bir yerlere oturuyorsa bu ifade, savunma mekanizması ve bahane bulma psikolojisi için iyi bir paravan olmalıdır. Çünkü internet ağı hem bilginin akışını hızlandırmış hem de ulaşımı yakınlaştırmıştır. Dahası eskiden uçakla hatırı sayılır bir kesim seyahat ederken, havayolları firmaları arasındaki rekabet, somut mesafeyi de azaltmıştır. Bundan elli yıl önce bilgiyi bir havuzda toplama ve istifleme de bir uğraş ve emekti. Şimdi buna fazla zaman ve enerji harcanmadan ulaşılabiliyor. Şu halde bir değişimin farkında olmak istemeyen, taşra ve merkez ayrımını yapmaya devam edecektir.
J.J Rousseau “köyü veya kasabayı oluşturan evlerdir; şehri meydana getiren yurttaşlardır” demektedir. Acaba aradığımız yurttaş algısıyla ilgili mi bir sorun yaşıyoruz? Veya onayladığımız, görünüşte modern, gerçekte göçebe kültürünün varisleri şehirliler mi eksik etrafımızda? O zaman yurttaş olma bakımından mega şehrin insanını, çoğu zaman sahte-yurtaş (psödo-yurttaş) olarak da görme tehlikesiyle karşı karşıyayız: Devlet denenen mekanizmanın ürettiği tek tip insan değil midir yurttaş?. Böylece yalnız ev sahibi olmanın ötesinde, medeniyetle bağlantılı olan, şehirleşme sancısı çeken bir şehir halkı, düşünmeye istekli üniversite öğrencisi için bir fırsat olacaktır. Nitekim İbn Haldun, bilginin, ancak büyük bir medeniyetin ve yüksek bir hararetin bulunduğu yerde gelişeceğini ” söylemesi de, sadece tüketim toplumu oluveren büyük şehirlerin, bir bilgi beşiği olmaktan uzak olduğunu hatırlatmaktadır bize.
Öte yandan modernitenin ürettiği tek tip insan modeli bir robotlaşma getirdiği için, üniversite için olmazsa olmaz bir şart olan “farklılık” da gizliden gizliye iptal edilmiştir. Çünkü Avrupa’nın ürettiği bir marka sadece kıyafette taşınarak, globalleşmiyoruz. Aynı zamanda pompalanmak istenen kültür de bu markalarla aynı oranda kültürel cidarlarda değişim yaparak, aynı tip insana geçit vermektedir. Karşılaşma sayesinde yabancı bir şeyi hissetme ve fark etme imkanını yakalarız. Oysa sözünü ettiğimiz teknoloji bunun önüne geçmekte; risksiz ve suni bir atmosfer yaratmaktadır. Bu bağlamda yerel kültür adeta geleneksel kodlardan kopmayan bir havza, özellikle de sosyalbilimciler için bulunmaz bir kazı sahasıdır. Bugün moderleşmenin getirdiği kriz karşısında, düşünceyi uyarması bakımından yerel topluluklar mumla aranmaktadır. Dolayısıyla taşra olmadığını düşündüğümüz mega-şehirler, teknoloji yüzünden, düşünce tutulması için önceden tasarlanmış kısır alanlardır.
Dahası üniversite öğrencisinin getirdiği farklılık, direnç ve meydan okumalar da şehrin çehresini değiştireceği gibi, üniversite için de bir fırsattır bu tablolar. Oysa mekanikleşmiş bir şehirde bunu görmek oldukça zordur. Nitekim kültür tarihçisi A. Toynbee Tarih Bilinci isimli eserinde, medeniyetlerin gelişmesi kadar, şehirlerin şehir olmasında da, sözünü ettiğimiz, “karşılaşma” ve “meydan okuma”ya dikkat çeker. Dolayısıyla Karaman öçeğinde bu düşünceyi değerlendirdiğimiz zaman, farklı öğrenciler, hem şehir için, hem de üniversitenin kendi içine kapalı kalmasının önündeki engeli kaldırmaya aday olması bakımından son derece önemlidir. Hatta Karaman’ın tarihî ve kültürel hafızası da öğrenciler için otantik bir muhittir.
Selçuklu-Osmanlı ve Karamanoğulları’nın bıraktığı izler tarihi hafıza olarak canlıdır veya bunu güncellemek, geliştirip ileriye taşımak, üniversitenin asli görevidir. Bu izleri özellikle mimaride gözlemlemek mümkündür. Taşı inanılmaz şekilde, adeta bir cam işlercesine inceltmek, ruhun yükseldiği noktayı açığa vurur. Ruh, zirveyi, taşın işlenmesi olarak mimaride ifşa etmektedir. Bir bakıma taşın işlenmesini, taşla şiir yazmak olarak görürsek, bu mimariler toplumun sanatçısının şuur düzeyini gösterir. Din menbağından beslenen mimar, bu kaynağın sahibini en güzel şekilde ifade etmek veya ona layık olmak için bütün gücünü tek noktada dışa vurur. Hatta devletin hükümdarı yegane eser olarak kendisinin yaptırdığı emsalsiz şaheserle kendi imzasını bu sayede ölümsüzleştirir. Böylece iktidar (yönetici), mimari (mimar) ve din (Yaratıcı) aynı yapıda bir araya gelir. Hatta mimar evrenin yaratıcının bir temsilcisi olarak bütün maharetini sergilemek suretiyle, sanatında zirveyi hedefler. Böylece tarihi ve kültürel doku, modern dünyanın tuz buz olmuş değer ve anlam dünyasının kayıp halkasını hem açığa çıkartmakta; hem de pusula konusunda ipuçları vermektedir.
Nereden bakarsak bakalım, sonuçta bir yeniden yapılanma sesi kendini hissettirmektedir. Nitekim kent filozofu Platon, mücadele ve savaşı, şehrin dinamiğine yerleştirir. Eğer içinde bulunduğumuz üniversiteyi dönüştürmek istiyorsak, Platon’a kulak vermeliyiz.
Aristoteles, şehirleri farklı tür insanlar oluşturur; benzer insanlar bir şehir meydana getirmez derken, farklılığın önemine dikkat çeker. Bugün İstanbul’un büyük alışveriş merkezleri, dahası şehrin işleyişi bir Avrupa kentiyle aynı olduğu gibi, onların bünyesindeki insanlar da adeta fabrikasyon gibi teknoloji silindirinden geçirilmiştir. Karşılaşma farklılıklar demektir. Onun için bugün bir sosyolog, Ankara’da değil de Mardin de araştırma yapmayı tercih eder. Eskiden evrensellik öndeyken, şimdilerde yerellik özenle aranır olmuştur.
Ülkemizde eğitimi ve parayı bir güç olarak bir sınıfın elinde tutma politikası geride kalmaya mecbur olmuştur. Esasında adeta bir kast sistemi mantığının bir sonucuydu taşralılık ve şehirlilik. Şimdi kapitalin ilginç bir şekilde el değiştirmeye başlaması mevcut rüzgârın da yönünü değiştirmek zorunda kalmıştır.
Üniversite bilgi ve yeteneği bir birey olarak en üst düzeyde geliştirme ortamları olarak görülecekse, şehirden ziyade metropol diyebileceğimiz mega-şehirler, eğitim hayatı için avantajın ötesinde dezavantajlar da getirmektedir. Nasıl ki Batı ülkelerinde imkânların iyiliğiyle eşit oranda insanların, dahası gençlerin zevk ve safa yolunun yolcuları olması bir gerçekse ve bu ülkeler zorunlu olarak beyin ithaline kapılarını sonuna kadar açmışsa, benzer sorunlar bizim metropollerimizde de mevcuttur. Şüphesiz yarın daha ciddi boyutlarda olacaktır. Hatta bu taşra ifadesini sahiplenerek meseleye baktığımızda, şehrin bütün cazibesi gençliği zihinsel donanımda yaya bırakmaktadır. O kadar şaşaa ve cezbedici çeldiriciler içinde evinden dün çıkan masum genç bu albenili ışıklar arasında çılgına dönmektedir. Bir de ülkemizdeki eğitim sistemini dikkate alırsak, tamamen sınav endeksli yarış atları, üniversiteye yerleşince başı boşanmış yağız atlar misali savrulmaktadır. Bu açıdan baktığımızda, şehrin renkli ışıkları birer tuzak olarak görünmektedir.
Dahası bu şâşaa ve gösteriş içinde orta halli aile çocukları, marka furyası içinde geride kalarak, benlikleri yara almaktadır. Mezun olup, iş hayatına atıldıklarında bu travmaları telafi etmek oldukça zor olmaktadır.
Meseleye bir de ideoloji yatağı kurumlar açısından baktığımızda da, ilginç manzaralarla karşı karşıya kalmaktayız. Çünkü ülkemizde ideolojilerin bayrak açtığı dönemlerde üniversitelerin parsellenmesi, bugün kangren olmuş bir sorundur. Bu ideolojinin hükümran olduğu bünyelerde, ilginç bir ideolojik pederşahilik hâkimdir. Bu kemikleşmiş gettoyu kırmak oldukça zordur. Bunu kırmanın ötesinde ideolojinin çöreklendiği muhitlerde özgür düşünmek imkansıza yakındır. Çünkü ideoloji demir parmaklıklar örer müntesiplerine. Böyle olunca merkeziyetçilik ve üniversite ilişkisi de tartışmalı bir boyut kazanmıştır.
Oysa anlattığımız bu tablonun aksine üniversite, kişilik bakımdan gelişmiş, alanında en iyi donanımlı bireyleri yetiştirmeyi amaç edinir. Dolayısıyla da üniversiteler herhangi bir baskıdan ve gerilimden uzak özgür bilgi üreten mekânlar olarak kurgulanır. Çünkü baskı ve gerilim, güvensizliği, her bir noktada pasifize olmayı ve sorumluluktan kaçınmayı tetikler. Fakat üniversite, gençliğe güveni ve dinamizmi aşılamanın en uygun mecralarından biri olmalıdır
Bilgi üretmede en üst yapılar olarak üniversite, bünyesindeki öğrencileri bir yandan evrensel düzeyde bilgi, donanım ve becerilerle donatırken; öte yandan kendi değerleriyle barışık, cesur, ölçülü ve özgüvenli kişiliklerin oluşmasını hedefler. Tarihte bilinen ilk üniversitenin kurucularından olan Sokrates -ki hepimiz onun bilge kişiliğinden haberdarız-, üniversiteleri şöyle tanımlar: Akıl ve gönül arasındaki ahengi sağlamayı hedefleyen üniversite, düşünce ile hayatın uyumunu kavrayacak bireyler yetiştirir.
Üniversite gençlerimize daha derin bir kavrayış, daha kapsamlı bir analiz ve çözümlemenin yollarını açmayı amaçlayan kurumlar olmalıdır. İdeolojinin egemenliğindeki bilgi, tekdüze, yeknesak, belli bir fikriyata ya da bir düşünme modeline angaje olmayı dikte eder. Oysa dinamik ve çoğulcu bir üniversite anlayışı, farklılıklara açık, gerçeğin peşinde olmayı başka her bir şeye tercih eder.
Eğer şehrin merkezini büyük kültür sarayları olarak alırsak, elbette küçük şehirler bu bakımdan olumsuz tarafta olmak zorundadırlar. Ancak metropolleşmenin revaçta olduğu şimdilerde merkezdeki kültürel akıştan söz edilebilir mi? Çünkü şehrin merkezinde kalabalıklar alışveriş merkezlerini doldurmaktadır. Dolayısıyla modernleşme ve tüketim toplumu, alışveriş merkezlerinde sonuna kadar tüketmenin yarışı içindedirler. Daha küçük ölçekli şehirleri dikkate aldığımızda, mega-alışveriş merkezlerinin daha az olması mı taşralılık olarak düşünülecek; yoksa tüketim rekebetinin daha az olması mı taşralılık olarak görülecektir?
Yukardaki varsayıma olumlu baktığımızda, nasıl bir manzara bizi beklemektedir? Üniversitelerin veya büyük şehirlerin kültür merkezindeki etkinliklerine acaba kaç bilim insanı hakkıyla gider? Eğri oturup, doğru konuşacak olursak; ya konuşmacıdan geri olmadığını test etmek amacıyla veya dostlarla ayak üstü sohbet etmek ya da konuşacak kişi ile varsa küçük bir hesap! onu görüşmek üzere gitmez mi? En azından fotoğrafın büyük kısmı böyledir. Bu durumda nisbeten küçük şehirdeki akademisyen veya öğrenci neyi kaçırmıştır? Özellikle de ülkemiz söz konusu olunca…
Kısacası üniversitemiz, şehir için altın bir fırsattır. Çünkü o, şehrimizi güncelleyecek, yenileyecek, geliştirecek ve dışarıya açık bir yerleşim birimi olmasına öncülük edecektir. Öte yandan her şehrin bir ruhu vardır, Bu ruh, şehre dâhil olan herkesi kucağına alacak kadar cömert, onlara tarihi hafızayı anlatacak kadar vakurdur. Şehir, üniversiteye “tarihini” hatırlatırken; üniversite de şehre, “gelişmeyi ve geleceği” armağan eder.
İşte şehir bir medeniyetin hem özeti hem de onu devam ettiren oluşumlardır. Üniversite ise medeniyeti yarına bilgi vasıtasıyla taşıma işini üstlenir. Geçmiş ve gelecek, evrensel ve yerel boyutlar, “Üniversite”nin olmazsa olmaz dinamikleridir.
Aliye Çınar

