Ben Bir Sevda Tanırım.
Tanıdıkça Sevdalarımdan Utanırım
Çalıştığım kurumun bahçeye nazır penceresinin bir ucu da bana düşüyor. Masamın sol yamacındaki pencere kurum bahçesine hâkim bir konumda. Gelene gidene, girene çıkana şahit oluyor gözlerim. Çoğu zaman ister istemez takılıyor bu gözler. Kiminin gözlerindeki neme, kiminin ağıtına. Kiminin elinde tuttuğu raporuna, reçetesine, kâğıdına. Sıra bekleyenlere takılıyorum. Ambulans sirenlerinde kayboluyorum kimi vakit.
Her siren sesinde korkuyorum. Hangi can hangi canandan, hangi ana hangi evlattan, hangi evlat hangi babadan mahrum kaldı diyerek. Bu minval üzereyken takılmıştı gözlerim pencereye. Cezaevi ring aracı. Oldum olası korkmuşumdur özgürlüğümü yitirmekten. Haliyle özgürlüğünü yitirenlere karşı da duyarlı bir hal almıştım. Acaba ne hissederler. Acaba ne görürler. Ne duyarlar. Acaba ağlarlar mı? En çok neyi özlerler diye. Ve buna benzer binlerce soru kurcalar dururdu kafamı.
Elimdeki kalemi bırakıp gövdemi yasladım pencerenin pervazına. Cezaevinden gelen bu araca takıldı gözlerim. Küçük demir parmaklıkları vardı. Ve seçilebiliyordu o parmaklıkların ardından birkaç kişinin dışarıya bakmaya çalıştığı. Acaba neydi suçu. Suçları. Merak etmekten de alamıyordum kendimi. Ne vakit sonra Cezaevi ring aracının arka kapısı açıldı ve iki jandarmanın kolunda bir mahkûm adım attı hastane bahçesine. Ayakları daha yere değmeden adamın başını gökyüzüne çevirdiğini gördüm. Merdivenlerden çıkması ve hastaneye girmesi 10 saniyelik bir süreçti yaklaşık. Ama bu süreç içerisinde adamın başını gökyüzüne dikerek içeri girmesi karşısında adeta dehşete düşmüştüm. Bu gökyüzünde ne vardı böyle.
“Senden sonra sevdim gökyüzünü. Kıskandığım için. Kimse bu kadar sevdalı olamazdı gökyüzüne”
Bu gökyüzünde ne vardı böyle. Neden gökyüzüne bakmıştı bu adam. Özlediyse bu kadar mı özlenir. Bakılacaksa bu kadar mı bakılır. Yanılacaksa gökyüzüne bu kadar mı yanılır. Aklım almamıştı. Bu bakış, bu gökyüzüne göz atış bana fena halde dokunmuştu. Sanki iki sevdalının birbirine bakışıydı bu. Bir gök gürültüsüydü sanki. Bir şimşeğin çakışıydı bu. Bir de ben kaldırdım başımı gökyüzüne. Bir şey göremedim açıkçası. Gördüğüm o sahne abartısız kör etmişti beni o an. Ben bir sevda tanımıştım. Sevdalarımdan utanmıştım. Sordum durdum kendime. Bu kadar özlenir mi gökyüzü. Bu kadar sarhoş mu eder insanı diye.
Gördüklerim bir yanılgı olamazdı. Düpedüz gökten gökyüzünden kendini alamamıştı adam. Aklım karışmış vaziyette idim. İlham perilerimi dersiniz siz, hoş biz hiç kendilerini görmedik ama birileri ha bire dürttü durdu yüreğimi yaz diye. Senin bakmaya tenezzül etmediğin şu gökyüzüne, bakmaktan kendini alıkoyamayanlar var ey şair. Kaldır başını da gökyüzüne bak. Ona doyamayanlar var ey şair diyerek dürtüp durdular beni. Sen kurşun gözlü bir sevdanın peşine takıla dur, mavi gökyüzünde aşkı bulanlar var diyerek. Söylesene sana kimler sevda, kimler yâr diyerek. Sonra hep onu aradı gözlerim. Adını bilmediğim, nerden gelip nereye gittiğini hiç bilmediğim o adamı. Ben de kalan tek bir izi vardı. Gökyüzüne bakması. Hastane bahçesine girip sırtını merdivenlere dayayan her ring aracında onu aradı gözlerim. Başını olabildiğince havaya kaldırıp gözlerini maviye değdiren o adamı.
Her yıldız kaymasında içinden bir dilek tut tebessümle meçhul adam, kimi zaman uzak bir dağ başı sessizliğini yaşasın vücudun ürpersin, bazen gizemini düşünerek dal saatlerce, bazen de kıskan onların cilveleşmelerini. En kötü uçurumları, zifiri karanlıkları aydınlık eder gökyüzü ışığı. Sen sevmeye devam et gökyüzünü. Üzerine yağsın tüm yıldızlar.
İbrahim Şaşma

