karamandan.com

Kolay Değil Ozan Olmak

Gerçekten kolay değil. Hiç kolay değil. Yaprağın düşmesinden, kelebeğin kanat çırpmasından nem kapan bir yürek taşımaktır ozan olmak.

Bir damla suyun çıkardığı sesten ürkmek, bir gök gürültüsüne omuz silkmektir ozan olmak. Gerçekten kolay değil. Kimsenin görmediğini görmek, herkesin gördüğünü hiç görememektir. Herkesin duyduğunu duymamak, kimselerin duymadığını duymaktır bu sanat.

Kendi yüreğinin esiri olmak, yürekten gelen buyruğa uymaktır ozan olmak. Bunu bu son hafta bir kez daha yaşadım. Bir kez daha anladım. Bu kimliği taşımanın ne kadar zor olduğunu. Bir avuç suyun yeri gelir bizlere ateş olup kor olduğunu, gün gele cihanın başımız üzere dar olduğunu, ama bu sanatın bizlere namus olduğunu, ar olduğunu. Özümüz içre bir bazen mert bir delikanlı, bazen gelin saflığında ve utangaçlığında bir köylü kızı, bazen bir köy çocuğunun var olduğunu.

Gerçekten kolay değil ozan olmak, şair olmak. Başkasını yakmayan ateşin bizleri neden alev alev yaktığını hala anlamış değilim. Başkalarının üşümediği ağustosta üşüdüğümüz var bizim.  Yandığımız var şubat içinde. Bunu bir kez daha anladım. Bir kez daha yaşadım.

Ben bilmem memleket sorunlarını yazmayı. Ben bilmem siyasetin kokusunu. Ben hiç bilmem birilerini sözle vurmasını. Konu bayraksa, konu topraksa, konu haksa, konu anaysa babaysa, oğul ise kız ise, konu sevdaysa insana, sevdaysa canlara; satırlara dökmesini bilirim. Gözümden yaş döktüğüm gibi, dinleyenden sökmesini bilirim.

Üç kişilik evimize yaban bir haneden geldiğinde çok fazla benimsemedik onu. Çok fazla sevemedik ilk etapta. Bir yabancı gözüyle baktık. Belki de bir haftaya kalmaz gider gözüyle. Onun da bize bu gözle baktığı, çok fazla kalmam giderim der gibi durduğu barizdi. Aslında hiç de gerek yoktu bunu evimize getirmelerine. Biz bize yetiyorduk. Gözlerini dikip öylece bana bakıyordu. Bilmem ki hakkım da ne düşünüyordu. Hoş geldin dememiştim. Sadece eşime bu nerden geldi, niye geldi, ne zaman gidecek demiştim. Duymuş muydu acaba?  Daha sonra anladım ki bu bizim eve yerleşecek. Bu bizim evi kendine mesken tutacak. Sabahları türküler söylemeye başlamıştı. Öğlenleri farklı bir ton. Akşamları daha farklı bir ton. Yorulmak ta bilmiyordu hani. Dedim ya zor zanaat şair olmak. Dünyanın en zor işi. Zonguldak’ın dehlizlerinde toprağı delmek gibi. Ateşin karşısında demiri dövmek gibi. Haranda su bilmez topraklardan bereket beklemek gibi. Ne kal diyebildim kendisine , ne de git.

Takvimden yapraklar düştükçe yedi yaşındaki oğlumun sevdası, merakı ve tüm dünyası bu misafirimiz üzerinde yoğunlaşmaya başladı. Gördüğüm kadarı ile aralarında kuvvetli bir etkileşim oluşmuştu. O onu seviyor, o da onu daha çok seviyordu. Okul çıkışı beni öpmüyordu artık. Çantasını attığı gibi hoopp onun yanına. Eskiden kucağıma atlar, ellerime sarılırdı. Bu misafir geldi geleli ne ellerinin sıcaklığı kaldı elimde, ne de kucağıma atıldığında duyduğum o muhteşem huzur. İstekleri varmış. Alınacakmış çarşıdan. Gereksinimleri varmış. Pazar parası bulamadığım bir demde bu misafirin ihtiyaçlarını karşılayacakmışım bir de. Fazla olmaya başlamıştı artık. Biz üç kişi mutluyduk. Hem kirliydi de biraz. Bulunduğu yeri kirletmeden, yediğini içtiğini dökmeden yapamıyordu. Hanım titiz. Ben ondan daha titiz. Gitsin geldiği yere demek istiyordum. Ama dilime bir hal oluyor lâl oluyordum. Oğlum ona bu kadar bağlanmışken çekip almak, koparıp almak istemiyordum açıkçası. Böyle başladı onunla hayat yolculuğumuz. Ta ki geçen hafta sonuna kadar. Dedim ya zor zanaat diye. Bir başkasının su damlası diyerek baktığı nesneyi okyanus olarak görmektir bizimkisi. Sevgilinin yanağıma değen nefesini fırtına diye nitelendirmektir. Kaleme aldığım bu konunun çok basit bir konu olduğunu aklınızdan geçirebilirsiniz. Geçireceksiniz de. Anlatmak istediğim bu. Bizim için zor dediğim konu da bu. Parmağınıza diken battı mı sizin hiç. Tırnak ucundaki etten hem de. Duyduğunuz acının şiddetini hangi ölçü birimi ile ifade edebilirsiniz. Nasıl formüle dökersiniz. Şairin eline diken batmaz. Yüreğine batar. Kanarsa yüreği, yanarsa yüreği yanar.

Ne olduysa geçen hafta sonu oldu. Ondan bahsediyorum. Oğlum için muhabbetine doyum olmayan kuş türünden. Güneşin doğuşundan batışına kadar aralıksız "aşkım aşkım” gibi dar kelime haznesiyle kafa yoran, kafesinden dışarı çıkınca içeri girmeyi bilmeyen, eğer uzun süredir kafesteyse dışarı çıkardığınızda özgürlüğün gazıyla uçarken duvara çarpan, kuş âleminin en dingil, en embesil, en cibilliyetsiz türünden bahsediyorum. İsim konusunda sadece iki seçenek arasına sıkışmış bir candan bahsediyorum. Bunlar ya boncuklardır ya da maviş . Eğer konuşuyorsa (ki bu erkektir),yanına bir dişi alındığında konuşmayı bırakan, ev halkıyla olan muhabbetini dişiyle muhabbetle bitiren, kısacası evi bir dişiye satan kuştan bahsediyorum. Komşu bakamamış, yok evini kirletmiş, yok çok bağırıyormuş, bizim hanıma teklif eder, hanım da kaptığı gibi getirir bizim eve bu misafir dediğim kuşu. Alışmıştık sesine. En azından oğlum onu çok seviyordu. O kafesin içinde oğlum dışarıda öpüştüklerine şahit olmuştum. Bir odadan bir odaya konuştuklarına aynı ses tonunda buluştuklarına şahit olmuştum. Oğlumu bu denli mutlu kılmaya başladığı için de sevmeye başlamıştım açıkça. Gün içerisinde birkaç kez kafesinden çıkarır evin içerisinde adeta köşe kapmaya çalışırlardı. Cumartesi günü kıpkırmızı bir şekilde odama daldı oğlan. Baba kuş hiç kıpırdamıyor. Bir yürek çarpıntısı ile yanında vardığımda sırt kısmından kan sızdığını, bir ayağının gövdeden itibaren ters döndüğünü ve bacağında kırık olduğunu gördüm. Oğlum şok geçiriyordu adeta. Ne yaptın buna dedim. Vuracağımdan veya ters bir tepki göstereceğimden korkarak geri çekildi. Sustu. Ben bu kuşu ne yapayım şimdi. Resmen can çekişiyordu. Oğlum ise sevdiği bir canın can çekişmesinden ötürü can çekişiyordu. İşte o an üzerime dağların devrildiği andı. Arzımla semam arasında sıkıştığım bir andı bu. İkisi de adeta can çekişiyordu. Nasıl uyutabilirim diye düşündüm bu kuşu. Hayattan nasıl sıyırabilirim bir çırpıda. Acı çeksin istemiyordum. Bakışı değişmiş, tüylerini kedi gibi kabartmıştı.  Başımı ellerimin arasına alıp öylece bekledim. Bir oğluma bir kuşa baktım. Baba kuşun doktoru olur mu dedi. Sustum. Baba hastanede bakarlar mı, sen orada çalışıyorsun ya dedi. Sustum. Bacaklarımın üç yerden kırıldığını düşündüm bir an. Acıyor diyebilirdim. Derdimi dile getirebilirdim. Peki ya bu. Nasıl söyleyecek derdini. Nasıl ağlayacak. Nasıl çığlık atacak. İnsan olduğumdan hicap eder vaziyette idim. Ve bir kuştan utandım açıkçası. İnsanoğluna duyduğu öfkesi ve sitemi çarpıyordu yüzüme.

Bir küçük kutuya özenle yerleştirdim ve çarşıda veteriner aramaya çıktım. Ardımdan yaşlı gözlerle baktı kaldı oğlan. Neden ağlıyorsun sorusuna üç gün evvel düştüğünde sıyrılan koluma ağlıyorum diye cevap vermiş. Girdiğim ilk veterinere selam veriyorum. Evimdeki depremi anlatıyorum. Kafasını kaldırmıyor. Konya’ya git diyor sadece. Konya’ya git. Orda bakarlar. Bir başka veteriner, yapılacak bir şey yok ölür bu diyor, kahroluyorum. Bir başka veteriner ben uğraşmam bunlarla diyor kapıdan dönüyorum. Umudumun tükendiği son noktada, son bir umutla çaldığım bir kapıda buluyorum Hızır’ı Lokman’ı. Birisinin beni anlaması ne güzel. Birisinin yaramı yarası sayması ne güzel. Nöbetçi eczaneden flaster getirtirken inandım yüreği olduğuna adamın. Kuşun bacaklarını itina ile sararken inandım sevdası olduğuna ve hekim olduğuna. Ellerine baktım sararken. Sevgi bu olsa gerek dedim. Saygı bu olsa gerek dedim. İnanç bu olsa gerek.

Ne vakit basarsa iki ayağını zemine ve ne vakit aşkım derse eskisi gibi, ne vakit öpüşürse oğlum ile o vakit ben olacağım. O vakit şen. Dedim ya zor zanaat şair olmak. Bir kuşun yarasında yaralanmakmış meğer bu iş. Keşke benim bacaklarım kırılsaydı da ben yansaydım yandığım kadar demekmiş. Ve bunu yürekten söyleyebilmekmiş ozan olmak. Sabahları kibrit çöpünden daha ince ve sargılı bir bacağa bakarak utanmakmış bir kuştan. Ve ıslatmakmış kafesin metal demirlerini tuz tadında şair olmak.

İbrahim ŞAŞMA

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile

Ana Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Hakkımızda | Künye | RSS | Reklam Ver | İletişim | karamandan.com | ANT Ajans
Elemtere fiş, kem gözlere şiş