Onur ve mutluluk veren kentimiz, kaleli kentimiz, surlu ve sırlı kentimiz, Yunus ve Mevlana ile nurlu kentimiz için ağladım.
Tarihin merkezi kentimiz, Türk Diline Başkent olan kentimiz, Karamanoğlu Mehmet Beyin ferman buyurduğu kentimiz. Güzel Türkçemizin gönlümüzü olanca cömertliği ile doyurduğu kentimiz. Bir çocuk edasında kime küstüğümü bilmeden, bilemeden ağladım.
Her mevsimi hoş olan kentim, beylikler içinde bey, beylere baş olan kentim. Ne vakit öz Türkçem kanasa, gözünde yaş olan kentim. Bugün Karaman için ağladım.
Zora talip olanların şehri Karaman. Çileye talip olanların şehri. Evliyalar secdegahı. Erenlerin yatağı. Derviş Yunusun sevda otağı. Server sığınağı. Tek olan kent. Gönül gözümde yek olan kent. Hangi göz bakarsa baksın, alnı aktan da ak olan kent için ağladım.
Meğerse senin için hiçbir şey yapamamışım Karaman. Bir taşın üstüne bir taş koyamamışım. Adına şiirler yazarken aşkın vazifesini yerine getirememişim. Ne dağlar delebilmişim adına, ne de papatyalardan taç takabilmişim başına. Sadece şiir yazmak yetmiyormuş buğday başağı saçlarına, yandığım kalem kaşına.
Kırk yaşıma bakmadan ağladım. Kırk yıldır neden bu kent için bir şey yapamadığıma ağladım. Bir yakınımı yitirmişçesine. Toprak damlı evim başıma devrilircesine. Sevdiğimi yitirmiş gibi. Yolunu kaybetmiş bir çocuk gibi. İçin için ağladım. Peki, niçin ağladım?
Sevdalı olduğum Karaman’ı ulusal bir fuarda temsil etmek, ziyaretçilere ilimizi tüm yönleriyle tanıtmak için bayram sabahına uyanırcasına uyandım. O gün Karaman ovasının rengine boyandım. Yunus’un selamını, Karamanoğlu Mehmet Beyin asırlardır yankılanan kelamını koydum heybeme. Taşkale’de dokunan kilimlerin çilesini, sırtlanıp omuzlarımıza götürdük şehrin orta yerine, Karaman Kalesini. Tandır ekmeklerinin kokusunu, şehrin arka sokaklarının o mistik ve efsanevi dokusunu. Şehirler içinde şehirdi benim şehrim. İçinde soylu bir tarih akan ve mayısın ortasında yatağından taşan bir nehir. Hüznümü kovan bir gizi vardı içinde. Bir büyü bir sihir.
Benim sevdalı gönlüm inanmıyor nasıl bilinmediğine onun. Nasıl tanınmadığına. Nasıl sevilmez bu kent. Nasıl duyulmaz. Nasıl şehirler içinde şehir yerine konulmaz. Binlerce yıllık bir mazisi olan kutlu ve soylu kentim. Uygarlıklar arasında yüzyıllar boyu bir köprü olmadı mı? On bin yıl evveline dayanan tarihi geçmişiyle çeşitli medeniyetlere beşiklik etmedi mi? Üzerinde yaşayan birçok medeniyetin izlerini ve bu geçmişe bağlı kültürlerin eserlerini en yalın haliyle bünyesinde saklamadı mı Karaman. Bu özelliği ile bizi zaman ve mekân ötesine götürmedi mi ?
Kulaklarımda yankılanıyor. Konya Karaman denilmesi. Kırşehir Kaman diye anılması. Bursa’nın orta Mahallelerinden birisi sanılması. Nerde bu Karaman denilmesi. Hangi Karaman diye sorulması. Ozan yüreğimin sorularla vuruldukça vurulması. Ne zaman il oldu ki diye soranlar. Karağın böğründe yeşerttiğim umutlarımı bir soruyla kıranlar. Ben Karaman için ağladım ilk defa.
Oysa bu şehrin rüzgârı sevilir.
Bir nefes getirdikçe Yunus’tan.
Toprağa düşen cemre sevilir.
Yağmuru sevilir.
Bu şehirde kar sevilir.
Ak sütün tadında bir güzel, bir katre suyun saflığında adı Türkçe olan yâr sevilir.
Bu şehirde selam vermek sevilir.
Selam almak hem de.
Mevlana’nın yüreğiyle gel demek sevilir, gel diyene gitmek. En umutsuz kalınan demde
Bu şehirde sevmek sevilir. Yunus’tan emir olunduğu için.
Aşkın içerisinde kudret bulunduğu için
Bu şehirde asırlık bir çınar ağacının altına oturan yüzü güneş yüreği hasret yanığı dedeler sevilir. Alınlarına düşen çizgi sevilir. Bu şehirde bir ananın dilinde guzum nidası, yanında yanık bir türkü, ezgi sevilir.
Bu şehirde ben yoktur. Biz vardır.
Bu şehirde Mehmet Bey’den bir buyruk, Yunus’tan bir iz vardır.
Bu şehirde her taşın altında bir sır, efsun vardır, giz vardır.
Tandır ekmeğinin kokusunda ateş, tadında duman sevilir.
Aşk ile dönen devran, sılada zaman sevilir.
Karamanı bütün yönleri ile avucunun içerisine alan, şehri en yalın haliyle önünüze seren ve yakın kasabaların köylerin mistik aurasını yaşatan doğal bir teras olan Karadağ’a ağladım. Orta Asya’dan Anadolu içlerine kadar yenilgi yüzü görmemiş Moğol ordusunun eteklerinde nasıl hezimete uğradığını düşünürken. Derbe’nin toprakları binlerce yıllık ayak izlerini saklarken, Değle akıp giden zaman içinde koynuna kiliseleri manastırları ve şapelleri basarken kutlu topraklarım için ağladım. Taşkale’de dokunan kilimlerin çilesine ağladım. O nazenin parmakların her biri birer sihirli kalem olup renklerin ateşiyle tezgahlar üzerine renklerin fusünuyla nice düşlerin hasretlerin hasretliklerin türkülerini yakarken ağladım.
Cihan içinde cihan. Derya içinde okyanus. Sevda denilen olguyu bu toprakta şiar edinmedi mi Yunus? Kekik kokusu sararken dağlarında yokuşu, tarih, doğa, turizm, sanayi, tarım ve kültür kanatları ile uçan çok kanatlı bir masal kuşu olan Karaman için. Kişiliğimizi, eğitimimizi ve dünyaya bakış açımızı oluşturan bir su kaynağı Karaman için. Ben sadece ağladım. Siz ne yaptınız. Hak ettiği yerde mi Karaman. Gönüllere düşürebildik mi. Dimağlara kazıyabildik mi. Anlatabildik mi. Dinletebildik mi. Götürebildik mi ötelere.
Hangi Karaman, nerde bu Karaman, Konya Karaman, Kırşehir Kaman, Kahraman ifadelerinin hükmünü yitirdiği an Karaman Karamandır.
Karaman böyle sevilir. Karaman böyle sevinir.
İbrahim ŞAŞMA
Köşe Yazarlarımız
Karaman İçin Ağlamak
Adını tarihten, tadını coğrafyasından, umudunu insanlarından alan tarih kültür ve sevda kenti Karaman için ağladım ilk defa.
Yayınlandığı yer
İbrahim Şaşma