Kasvetli kişiler güzel, sevindirici bir olay yaşadıklarında dahi olabildiğince olumsuz yönlerini görür ya da “mutlaka altından bir terslik çıkar” diye mutluluğu erteler, hep yakınırlar.
Bazen birileri için ‘şanssız ‘ diye bahsedilir. Şans ya da tesadüf diye bir şey yoktur aslında... Kapalı ele hiçbir şey verilemez, çünkü kapalıdır ve içine hiçbir şey giremez. Bir şeyi olanlar elleri açık olanlardır. Ellerini açtıkları için bir şeyleri tutmuş veya ellerine bir şeyler bırakılmıştır.
Bir de şöyle düşünmeli: kapalı olan elin verecek birşeyi zaten yoktur ki...!
Özü güzel olanın, sözü güzel olur. Olayları çarpıtarak yorumlamak, her şeyi “kara bir gözlükten” görmek, olumsuz beklentiler içinde olmak ve moralini bozup kötü olayları da bir anlamda davet etmek. Zaten bu bakış açısı tıpta en moda ve en etkili psikoterapi yöntemi olan “depresyonun kognitif teorisi” adıyla formüle edilmiş.
Modern tıptaki kognitif kuralına göre kişinin kendisi, çevresi, geleceğiyle ilgili karamsar yorumları, mantıksız genellemeleri, kötü beklentileri, otomatikleşmiş olumsuz düşünceleri fark edilmeli ve iradî olarak değiştirilmeli..
Aslında bu formülasyonu Kur’ân tefsirlerinde de pek üzerinde durmadan okuyorduk yıllardır… Şu sözü de baş tacı ediyoruz: “GÜZEL GÖREN GÜZEL DÜŞÜNÜR, GÜZEL DÜŞÜNEN DE HAYATTAN VE HERŞEYDEN LEZZET ALIR”; fena düşünen fena hülyalar görür, hayatın lezzetini kaçırır…
Güllerin dikeni olduğundan yakınmanın bir anlamı yok; dikenlerin gülü olduğuna şükredebiliyor muyuz?
Evet, bu dünya cennet değil, ama cehennem de değil. Evet, insanlar melek değiller ama şeytan da değiller. Her şeyin ya beyaz ya siyah olması da gerekmiyor zaten. Gri tonlar da var.
Burası cennet olmadığına göre çirkin, üzücü şeyler olacak muhakkak. Ama güzel şeyleri görüp moralimizi yüksek tutalım ki daha güzellerini de yakalayalım. Ve biz, insan olduğumuza, melek olmadığımıza göre mutlaka hatalarımız da olacak. Ama en günahkâr insanların bile birçok faziletleri, yetenekleri vardır mutlaka. Onları da görmeye çalışmalıyız. Acaba Peygamberimiz olsaydı nasıl düşünürdü? Kara kara yorumlar yapıp moralini mi bozardı, yoksa olayların iyi yönlerini görüp şükür mü ederdi?
Yüce bir duygu olan sevgi, Mevlana’nın ifadesiyle; “acıyı tatlıya; bakırı altına; hastalığı şifaya; zindanı saraya; belayı nimete ve kahrı rahmete dönüştürür”. Elimizi ve yüreğimizi kapalı tutarsak, bu rahmetin yağacağı bir yer olmaz ki…!
Güzellik yansıtılabilir mi? Hicranla, hüzün ile ağaran saçlar değil, sevgisiz kalan kalpler yaşlanır. İnsanlar için üzüntüden daha beter bir kötülük yok. Üzülmemek ve kalbimizi ihtiyarlatmamak için güzel görmeliyiz. Dünyaya gülersek, dünya da bize güler…
“Çayname” isimli bir kitapta Japonların inceliğe, güzelliğe, estetiğe verdikleri önem anlatılır. Mesela bir Japon erkeği eve stresli geldiyse, hemen ailesinin yanına çıkmazmış. Önce evin bir çiçek odasına gider, vazodaki bir taze çiçeğe bakarak psikolojik olarak rahatlayana kadar içerde kalırmış. Ancak kendini huzurlu, rahatlamış hissettiğinde eşinin, çocuklarının yanına çıkar, onları selamlarmış.
En mutlu insanlar mutlaka her şeyin en iyisine sahip değiller... En mutlu insanlar, sade bir şekilde yollarında bulduklarına değer vererek mutluluğu yakalayanlar bence… Bir insan hatalarına üzülüp, "bir daha yapmam" diyorsa; helâl kazanıp helâle harcıyorsa; halinden şikâyet etmiyorsa; hataları görmezden gelip "insandır" diyorsa; kalp kırmayıp insanları Yaradan’dan ötürü seviyorsa; ruhunu çocuk tutabilmişse... Güzel görüp güzel düşünebiliyorsa… Ve hepsinden önemlisi de elini kapalı tutmayıp, elini açarak “gerçek manâda” elinden yüreğine bir şeyler akıtabiliyorsa; O’ndan daha mutlu kişi olabilir mi?
Güzellik, bakan gözdedir. Zaten güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz…..
Zihnimizden geçen hemen her düşünce, aslında bir taleptir. Herkes ve kendimiz hakkında iyi şey ister, güzel şeyler düşünürsek; cevabı aynen öyle gelir. Ama hep gergin, kuşkucu bakarsak ve her olayda kötü bir şeyler ararsak sonuç da bizi hüsrana uğratıcı şekilde olur.
