Nerede ve ne şekilde bulunursam bulunayım, bulunduğum yerde küçük bir çay ocağı bulmaya çok önem veririm. Bu minik çay ocaklarında en fazla üç dört masa bulabilirsiniz. Bazılarında ise masa da yoktur.
Derme çatma birkaç sehpa ya da ters çevrilmiş meyve kasaları ve dört ayaklı basit tabureler yer alır bu küçücük alanlarda.
Burada otururken esnaflara çay götüren kalfanın size sıkça çarptığına da şahit olursunuz. Esnafların çay isterken kullandıkları diyafon sisteminin çıkardığı kalın biiiip sesinden rahatsız olursunuz bazen. Hatta bu kalın biiiip sesinden sonra anlayamadığınız cızırtılı sesten, nerenin kaç çay istediğini anlayan ustaya da şaşırırsınız.
Buralarda herhangi bir ısıtma sistemi de yoktur. Çay ocağının buharı zaten küçücük olan alanı ısıtmaya kâfidir. Çok üşüyecek olunursa içilecek sıcacık bir çay da fazlasıyla sizi ısıtır zaten.
Bu yerlerin oldukça küçük olması dolayısıyla sıkışılması, rahatsız olunması vb. konular aslında bu yerlere gidilmemesine sebep olmalı. Ancak durum hiç de öyle değil. Zira özellikle yaşlıların sıkça uğrak yeri olan bu minik çay ocaklarında yapılan sohbetlerin tadının da gerçekten bir başka olduğunu düşünüyorum.
Yaklaşık bir haftalık süreçte yayınlanan bütün haber bültenlerinin, yaşlıların tatlı anlatımlarıyla tekrarını bulabileceğiniz bu sohbetlerde A’dan Z’ye her türlü konuyla da karşılaşabiliyorsunuz. Bir süre sonra konu ne olursa olsun eskiye geliyor. Eskiye, eski zaman şehrine…
Yine böyle bir sohbete dinleyici olarak katılma fırsatını bulduğum yakın bir zamanda konu mevsimlere geliyor.
Pencere boyuna kadar yağan karların artık olmadığı, iklimin her geçen yıl daha da değiştiği vb. konuşuluyor.
Özellikle bu yıl, mevsimin hiç de normal olmadığı, daha kar yüzü görülmediği vb. söylemlere yaşlılar oldukça rahat, olağan bir gözle bakıyor.
Çünkü Karaman’ın kışı, onların deyimiyle her otuz yılda bir böyle oluyor. İstanbul havası diye de tabir edilen bu zamanda kar görülmüyor, yağmur da topraktaki ürünler için yeteri kadar yağıyor.
İnşallah ihtiyacımız kadar yağış olur, var bizler kar görmeyelim temennilerine hep bir ağızdan inşallah, amin deniliyor.
Çayımdaki son yudumu da alarak, ilimiz için İstanbul havası diye bir tabiri öğrenmenin verdiği hazla oradan uzaklaşıyorum.
İstanbul havası tabirinden emin olmak için dedeme bu konuyu anlatıyorum. Yaklaşık otuz sene öncesinde, benzer bir durumu o da hatırlıyor.
Bu bilginin doğruluğunu, bilimselliğini tartışır mısınız bilmiyorum ancak bu yazı kaleme alınana kadar karşılaştığımız mevsim göz önünde bulundurulsa büyüklerimiz haksız da sayılmazlar.
19 Ocak 2010 tarihine kadar ilimizde kar yüzü göremedik. Meteorolojiden alınan tahminlere göre 21 Ocak 2010 tarihinden itibaren ilimizde kar yağışı bekleniyor.
Olur ya, bu tahminler tutmazsa da hiç endişeye kapılmayınız.
Malumunuz yaşlılarımıza göre İstanbul havasını yaşıyoruz.
Esen kalınız.
(Yüce Allah ilimize, bölgemize, ülkemize yağış ve su sıkıntısı yaşatmasın, bilgi ve deneyimlerinden her fırsatta yararlandığımız büyüklerimizi de başımızdan eksik etmesin.)
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Nerede ve ne şekilde bulunursam bulunayım, bulunduğum yerde küçük bir çay ocağı bulmaya çok önem veririm. Bu minik çay ocaklarında en fazla üç dört masa bulabilirsiniz. Bazılarında ise masa da yoktur. Derme çatma birkaç sehpa ya da ters çevrilmiş meyve kasaları ve dört ayaklı basit tabureler yer alır bu küçücük alanlarda.