Yabancı düşmanlığı ve göçmenlere karşı aşırı sağ söylemler üzerinde siyaset yapılması artık bir çok Avrupa ülkelerinin gerçeğidir. Bunun arkasında yatan maksat bazen sırf siyasi güç oluşturmak ve seçimlerde oy oranını arttırmak olabiliyor, bazen de siyasi başarısızlığının sorumluluğundan kurtulmak ve hedef saptırmak. Hangi sebepten dolayı olursa olsun, siyasi aşırı söylemler ırkçılığı ve göçmenlere yönelik nefret'i körüklemekte ve toplumun, son cinayetlerin de gösterdiği gibi, büyük bedeller ödemesine yol açmaktadır.
Almanlarda göçmen algısının çoğunlukla medya ve bilhassa politikacıların medya tarafından aktarılan söylemleri ile bağlantılı bir şekilde oluştuğu Sosyal bilimlerde bilinen önemli bir gerçek. Demek ki, siyasette dillendirilen göçmen karşıtı, göçmenlere sert eleştirirler getiren görüşler, Alman halkının genel kanılarını da yönlendirmekte.
Mâlum, doksanlı yıllarda Almanya’nın Hoyerswerda, Mölln ve Solingen gibi kentlerde Türk ve diğer yabancı kökenli insanlara ırkçı ve yabancı düşmanı saldırılar düzenlenmiştir. O zamanlarda bilhassa muhafazakâr partilerin göçmenlere karşı izlediği politikalar, Almanya’nın bir göç ve göçmen ülkesi olduğunu inkâr üzerine binâ edilmişti. Kohl hükümeti hatta seksenli yıllarda özellikle Türklerin Türkiye’ye geri dönmeleri için yasalar ve teşvikler çıkarmış ve bir anlamda Türklere “toplumsal sorun” imajı vermişti.
Hatta bazı alman muhafazakar çevrelerin bile tepkisini çekecek sertlikte, 1999 yılında, Hessen eyaletinde Roland Koch Almanya'da benzeri görülmemiş popülist çıkışlar ile seçim propagandası yürütmüş, örneğin yabancıların çok sık suç işlediğini ve bunların yurt dışı edilmelerinin gerektiğini ileri sürmüş, cifte vatandaşlığa karşı sert söylemlerle imza kampanyaları düzenlemiş, tüm eyalet seçimini göçmen “tehdidi” söylemleri üzerinde odaklandırmıştır. Netice itibariyle sırf göçmen karşıtı sert çıkışlarından dolayı eyalet seçimlerini kazanmış ve başbakan seçilmiştir.
Mevcut hükümet ortağı, Hristiyan Sosyal Parti’nin (CSU) başkanı ve Bavyera Eyalet Başbakanı Seehofer bu söylemleri devam ettirmiş, partisinin 2011 geleneksel Aschermittwoch toplantısında “Alman sosyal sistemlerine göç edilmesine karşı son kurşunumuza kadar direneceğiz” gibi popülist açıklamalarıyla, göçmenleri sosyal devleti tehdit edici, sömürgeci bir unsur olarak tanımlayan popülist açıklamalarına koalisyon ortağı Hristiyan Demokrat'lardan hiç bir itiraz gelmemesi, göçmenler sırtından siyaset yapmanın makul görüldüğünü bir daha ispatlamıştır.
Elbette her ay maaşının büyük bir bölümü vergi ve sosyal güvenlik kurumlarına kesilen veya işsiz olup yoksulluk çeken alman seçmenlerin bu söylemlerden etkilenmemesi mümkün değil. Bu tür kışkırtıcı sözler neticesinde elbette bir gün birilerinin şiddete başvurması ve silaha sarılıp harekete geçmesi zaman meselesi idi, örneğin Arap Müslüman Marva El-Sherbini cinayetinde veya Mölln’de, Solingen’de kundaklama olaylarında olduğu gibi. Lakin bu cinayetlerin asıl sorumluları tetiği çekenler, kundaklayanlar ve bombalayanlar değil, “yurtseverlik” bahanesiyle göçmenlerin sırtından siyasi rant elde etmek amacıyla göçmenleri ötekileştiren, halkı göçmenlere karşı kışkırtma siyasetinin fikir babalarıdır.
Federal hükümette aileden sorumlu bakan olarak kayda değer bir başarı elde edemeyen Kristina Schröder de sık sık garip ve yabancı düşmanlığını körükleyen tezlerle dikkatleri üzerine çekmeye çalışmıştır, örneğin göçmenleri sözde “Alman düşmanlığıyla” suçlamıştır. Bakan Schröder bu kışkırtıcı iddialarını hiç bir zaman kanıtlayamasa da toplumu bir birine kuşku ve nefret ile bakmasına yol açmıştır. Kaldı ki Alman toplumunda ve dünya siyasetinde ağırlığı ve saygınlığı olan, geçmişte aşırılıktan uzak sağduyulu siyaseti ile tanınan muhafazakar parti CDU'nun bakanı aşırı sağa karşı gereken tenkitlerde ve eleştirilerde bulunmaması, ırkçı ve göçmen karşıtı dünya görüşlerine “muhafazakarlık yeleği” giydirilmesine ve toplumun gözünde “masum” görülmesine sebep olmuş toplumun kendi içindeki huzuru ve karşılıklı saygıyı korumasına yönelik tabuların çökertilmesine yol açmıştır.
Nitekim daha önce Berlin Eyalet Senatörlüğü ve Alman Merkez Bankası yöneticiliği görevinde bulunan SPD’li Sarrazin’in göçmenleri eğitimsizlik ve genetik açıdan geri kalmışlıkla itham ettiği kitap bir milyonun üzerinde bir tiraja ulaşması yabancı düşmanlığının Almanya'nın “elit” kesiminde de mevcut olduğunu ve yıllardır siyasi açıklamalarla saçılan nefret tohumların artık toplumda geniş çaplı yeşermeye başladığını kanıtlamaktadır.
Özellikle aşırı görüşlü seçmenlerin oylarını elde etmek için, Göçmenlerin sırtından siyaset yapmayı ve siyasi rant elde etmeyi meşru bir yöntem olarak kabul edildiği artık siyasi arenanın bir gerçeğidir. Açıkça belirtmek gerekir ki aşırı sağ örgütlerin artık herkese aşikar olan şiddet eğiliminin doruk noktaya ulaşması, on yıllardır yabancı düşmanlığının ve ırkçılığın siyasi maksatlı kullanılmasının somut neticesidir.
Muhafazakâr söylemler ve ırkçı saldırılar
Elbette muhafazakâr söylemlerle ırkçı saldırılar arasında doğrudan bir nedensellik ilişkisi kurmak yanlış olur, fakat bazı uç görüş bildirilerinin toplumdaki genel hoşgörü havasını zehirlediği de su götürmez bir gerçek. Bunun yanı sıra Alman medyasında ve Toplumun elit tabakasında CDU’nun ötesinde daha sağ görüşlü, popülist bir partiye Alman seçmeninin nazarında yer olduğu da açık bir dille konuşulmaktadır. Bilhassa Başbakan Merkel'in liderliğinde son yıllarda, CDU’nun daha ılımlı ve daha mâkul politikalar gütmesiyle, ve parti içindeki muhalifleri Koch ve Merz gibi “lider” muhafazakarların CDU milletvekilliğinden istifa etmelerinden sonra, muhafazakârların bir bölümü daha sert söylemleri olan bir siyasal partinin hayalini kurar oldular. 2003 yılında Müslüman karşıtı söylemleri ile dikkat çeken CDU eski milletvekili Henry Nitsche'nin daha sonra CDU'dan ayrılıp aşırı sağcı partilerde aktif siyaset sürdürmesi, tüm siyasi partiler içinde mevcut olan “uç görüşlerin” “buz dağının görünen kısmı” olarak tarif edilebilir.
Her ne kadar yukarıda bilhassa CDU/CSU iktidar partilerinin üzerinde durulmuş olsa da, muhafazakar CDU ırkçı bir parti olarak algılanmamalı. Aynı uç görüşler ve ırkçı yaklaşımlar Sosyal Demokrat Parti (SPD) içinde de mevcuttur. Sarrazin vak'ası bunun en somut örneklerinden biridir. Unutmayalım, Türk kökenli seçmenlerin oylarını kaybetmekten korkan SPD Genel Merkez, Sarrazin'in partiden ihraç edilmesi için resmi prosedürü başlattığı halde, daha sonra ani bir Dönüşü ile bu teşebbüsünden vazgeçmiştir. Ayni dönemde farklı anket araştırmaları hep aynı sonuca varması, yani SPD seçmenlerinin ve diğer alman seçmenlerinin çoğunluğu Sarrazin'in açıkladığı fikirlerinden dolayı SPD'den ihraç edilmesine karşı olduğunu ortaya koyması, SPD'nin fikrini değiştirmesinde etkili olduğu aşikar.
Kaldı ki onca yıllar göçmenlerin büyük kısmının oylarını elde etmiş olan SPD halen “göçmen haklarının” sadece sözünü ederken, Hülya Özkan'ı uyumdan sorumlu bakan olarak atayarak bir ilke imza atan ve uyum politikasında çağ atlayan, zamanın CDU mensubu, Aşağı Saksonya Eyaleti Başbakanı ve şimdiki Federal Almanya Cumhurbaşkanı sayın Christian Wulf'un kendisidir. Wulf'un bu beklenmedik adımı muhafazakar CDU içinde de büyük memnuniyetle karşılanırken SPD partisine soğuk duş etkisi yaşatmıştı. Bugün SPD Genel Merkez tarafından Türk kökenli siyasetçiler Parti yönetiminde ve Eyaletlerde önemli mevkilere atanıyorlar ise, bu CDU'lu bir eyalet yönetiminin bir tabu'yu cesurca ortadan kaldırmasıyla ve SPD'yi de adım atmaya zorlamasıyla mümkün olduğu unutulmamalıdır
“Suçlu alman - kurban göçmen” tabiri
Almanya siyasetinde aşırı görüşlerin bu derece kabul görmesinde elbette göçmenlerin de - istemeyerek de olsa - büyük katkısı var. Gelinen mevcut noktayı sadece “suçlu alman/kurban göçmen” olarak değerlendirilmesi Almanya'nın gerçekleriyle bağdaşmamaktadır. Sebeplerini kısaca şöyle özetlemek mümkündür:
1. Türk toplumunun düşük Eğitim seviyesi: Almanya'daki Türk toplumunda yüksek eğitimli ailelerin oranı halen çok düşüktür. Ayrıca başka milletlere nazaran, Türk Ailelerin göze batan büyük bir kesimi halen çocuklarının eğitimine gerekli özveriyi göstermemektedir. Bunun neticesinde halen en çok Türk çocukları hiç bir okuldan mezun olamadan eğitimlerini yarıda bırakarak okulu terk etmekte ve büyük ölçüde sosyal yardım almaya muhtaç kalmakta ve maalesef Almanya'daki toplumun alt tabakasını oluşturmaktadırlar.
2. Türk Toplumundaki Bölünmüşlük (Tefrika): 2011 yılında iş gücünün göçün 50'inci yılı kutlanmasına rağmen halen Almanya'da Türk toplumunu ciddi manada temsil etme kabiliyeti ve yetkisi olan, Türk kökenli insanların toplumda kabul görmesi ve dışlanmaya maruz kalmaması için medyada, iş dünyasında ve siyasi alanda “aracı” faaliyetleri sürdürebilecek, siyasi güç oluşturabilecek bir çatı kuruluş yoktur. Mevcut kuruluşların temsilcileri Türk toplumunun genel haklarından ziyade sadece görevli oldukları kendi örgütlerinin siyasi çıkarları doğrultusunda faaliyetler yürütmekteler. Almanya'daki lobiciliğin genel önemi ve yaygınlığı göz önünde bulundurulursa bu eksikliğin Türkler açısından ne kadar vahim olduğunu anlamak zor değil. Böyle bir ortamda, siyasi avantaj sağlamak bir yana, kendini savunamayan bir toplum “çıkarlar sofrasında” kurban olması acı olduğu kadar da kaçınılmaz bir sonuçtur.
Eğer Türk toplumu ırkçılık ve uç görüşlerle mücadele etmek istiyorsa ilk önce kendini kurban rolünden arındırmalı, sadece karşı tarafın değişmesini talep etmek ile yetinmemeli, öncelikle kendini geliştirmelidir.
Özellikle Almanya’nın doğusunda, Türklerle hiç irtibatı olmamış, Türklerle birlikte yaşamamış, kısacası Türkleri tanımayan kişiler nefret suçlarını işliyorlarsa, bunun nedeni aslında Türklerin kendisi değil, fakat imajıdır. Nefreti yenmenin yolu, bu imajı değiştirmektir.

