Başbakan Bayan Merkel’e açık mektup

Almanya Federal Cumhuriyeti Başbakanı ve Hristiyan Demokrat Birliği Parti Başkanı sayın Dr. Angela Merkel’e gönderilen açık mektubun türkçe tercümesi:

Sayın Dr. Merkel,

Hristiyan Demokrat Birliği Partisinin (CDU) Leipzig kentindeki son delegeler toplantısında Meclis grup başkanınız sayın Kauder Türkiye'de yaşamakta olan Hristiyanların ayrımcılığa maruz kaldığını, mağdur edildiklerini iddia etmiş ve Türkiyeyi eleştirmiştir. Dini değerlerin ekonomik ve maddi menfaatlerden ötürü gözardı edilmekte olduğu bir dönemde, insanların bu bağlamdaki dini meselelerine duyarlılık gösterilmesini desteklediğimizi vurgulamak istiyoruz. Ancak sayın Kauder’in bu konudaki ifade ettiği iddialarını hangi kaynaklara dayandığı maalesef ne konuşmanın içeriğinden, ne de medyadaki açıklamalardan anlaşılmamaktadır.

Dini inancından, ırkından ve yaşadığı yerden bağımsız olarak her insan kendi inancını kendi düşüncelerine göre hür yaşayabilmeli. Şayet Türkiye’de Hristiyan inancına sahip olan insanlar ayrımcılığa tabi tutuluyorlarsa, buna karşı çıkılmalı. Fakat bu tür konular Alman iç politikasında malzeme olarak istismar edilmemeli. Bu meseleyi Kamuoyunda Türkiye’nin AB üyeliğine karşı ortam oluşturmak için istismar etmek yerine bizzat Ankara'da mevkidaşları ile doğrudan görüşüp konuşmalıdır.

Sayın Kauder’in Türkiye’deki Hristiyanların ayrımcılığa maruz kalması ihtimalinden hareket ederek, bunu Almanya’daki Cami inşaları ile irtibatlandırması, Almanya’daki toplumsal yaşama zarar vermektedir. Bilakis Almanya'da inanç özgürlüğü anayasal bir haktır ve siyasi alanda istismar edilecek bir husus değildir. Kaldı ki Almanya’daki Müslümanların durumu hiç de sayın Kauder'in ima etmeye çalıştığı gibi hoşnut edici değildir. Nitekim Müslümanlar yarım asırdır Almanya'da yaşamakta olmalarına rağmen halen diğer dinlere mensup cemaatlerin sahip olduğu yasal haklardan mahrumlar, Müslüman çocuklara din dersi yarım asırdır sağlanılmamaktadır. Ayrıca siyasetçiler ve medya tarafından Müslümanlara sürekli genel bir kuşku ile bakılmaktadır.

Halbuki alman emniyet birimleriyle gayrimeşru bir ilişki içerisinde olan bir faşist nazi grubunun 13 yıldır, hiç bir kurum tarafından engellenmeden, tüm Almanya’da masum insanları katlederek serbestçe dolaşabilmesi gibi çarpıcı bir gerçekle şu an Almanya yüzleşmektedir. Bu gerçekler karşısında Alman devleti kendi ülkesinde yaşayan azınlıklara karşı tutumunu yeniden gözden geçirmeli ve göçmenlerin sırtından siyaset yapmaktan vazgeçmelidir. Almanya'da cami inşa eden göçmenlere kuşku ile bakmak yerine, bu teşebbüslere ve gelinen aşamaya olumlu bakılması gerekir, çünkü bu nihayet Toplumun Müslüman kesimi Almanya’yı yeni vatanları olarak karar kıldıkları ve Almanya’da yerleşip kalmayı tercih ettikleri anlamına gelmektedir.

Sayın Kauder, alman hükümetinden Almanya’da yaşayan Türklerin lehine taleplerde bulunmasından dolayı sayın Başbakan Erdoğan'ı iki yüzlülükle suçlamaktadır. Fakat meclis grup başkanınız Kauder'in bir yandan Müslümanların Almanya’ya dahil olduğunu söylemesi, öte yandan da İslam dininin Almanya’ya ait olmadığını iddia etmesi, ama aynı zamanda Türkiye’deki Hristiyanların hakkını savunmaya soyunması, sizin partinizin de aynı şekilde suçlanmasına yol açmaz mı? Savunduğunuz genel inanç hürriyeti mi, yoksa asıl hedefiniz Hristiyan Dini'nin yayılması mı?

Meclis grup başkanınızın Almanya'da İslam düşmanlığı olmadığı iddiasını da neye dayandırdığını anlamak mümkün değil. Bilakis Almanya’da Müslümanlara yönelik çifte standart uygulanmakta olduğu bir gerçektir. Müslümanların söz konusu olduğu her alanda, eğitimde, işte, maaş düzeyinde belirgin haksızlıklara maruz kalmaktalar.. Bir yandan İslam dininin resmi din olarak tanınması reddedilirken, aynı zamanda Hristiyan ve Yahudi inancına imtiyazlı bir konum sağlanmakta – üstelik hukuki olarak devletin tarafsızlık (laiklik) ilkesine ve bütün inançlara eşit davranma ilkesine aykırı olmasına rağmen. Bu aynı zamanda Avrupa ayrımcılık yönergesine de aykırıdır, ki bu yönergeye göre kimse dini inancından ötürü ayrımcılığa maruz bırakılamaz.

Sayın David McAllister’in, Hristiyan Demokrat Partisi üyesi olarak, alman vatandaşlığının yanı sıra aynı zamanda İngiliz vatandaşı olmasına karşın Almanya’ya sadakatinden Partiniz hiç kuşku duymuyor. Onun için partinizin adayı olarak Aşağı Saksonya eyaletinde Başbakan seçilmesinde bir mahzur görmediniz. O hâlde Türk kökenli yurttaşlarınıza gelince “sadakat” sorununu öne sürerek onları niye çifte vatandaşlık hakkından mahrum bırakıyorsunuz? Anayasanın eşitliğe ilişkin 3. Maddesine rağmen niye Türklere çifte standart uyguluyorsunuz?

Başbakan Erdoğan’ın tartışmalara yol açan Almanya'daki halk mitingleri hususunda farklı görüşler benimsenilebilir. Ama kendi kendimize sormamız gerekmez mi, bu kadar insan, Almanya'nın ücra köşelerinden sayın Erdoğan’ın konuşmalarını dinlemek ve coşkulu şekilde alkışlamak için bir araya gelirken, alman politikacılara bu coşkulu desteği neden vermiyor ve onlara neden güvenmiyorlar? Alman politikacılarımız niçin elli yıldır sayın Erdoğan'ın doldurduğu salonları ve stadları dolduramıyorlar? Hristiyan Demokratların Leipzig’teki toplantısını ve konuşmaları takip edenler bu soruların yanıtını çok kolay verebilirler.

Aşırı sağ örgütlerin artık herkese aşikar olan şiddet eğiliminin doruk noktaya ulaşması, on yıllardır süregelen inkârın ve şiddet potansiyelinin gözardı edilmesinin sonucu ve aynı zamanda yabancı düşmanlığının ve ırkçılığın siyasi maksatlı kullanılmasının neticesidir. Koalisyon ortağınız Hristiyan Sosyal Parti’nin başkanı Seehofer partisinin geleneksel Aschermittwoch toplantısında “Alman sosyal sistemlerine göç edilmesine karşı son kurşunumuza kadar direneceğiz” gibi popülist açıklamalarına Hristiyan Demokratlardan hiç bir itiraz gelmemesi veya en azından doğruluk payının sorgulanmaması, Hristiyan Demokratların göçmen kökenli insanlara karşı kuşkulu yaklaşımlarını açıkça ortaya koymaktadır. Bu tür kışkırtıcı sözler neticesinde elbette bir gün birilerinin silaha sarılıp harekete geçmesi zaman meselesi idi, örneğin arap Müslüman Marva El-Sherbini cinayetinde olduğu gibi, veya Mölln’de, Solingen’de ve Ludwigshafen’deki kundaklama olaylarında olduğu gibi. Ama bu cinayetlerin asıl sorumluları tetiği çekenler, kundaklayanlar ve bombalayanlar değil, “yurtseverlik” bahanesiyle göçmenlerin sırtından siyasi rant elde etmek amacıyla halkı göçmenlere karşı kışkırtma siyasetinin fikir babalarıdır.

Sayın Schröder Aileden sorumlu bakan olarak aşırı sağa karşı yürütülen programlardan sorumludur. Fakat aşırı sağ konusunda son iki yıl içerisinde ancak kaçınılmaz, zorunlu olduğu hallerde demeç vermiştir. Buna karşın kendisi daha çok sık sık ileri sürdüğü garip ve yabancı düşmanlığını körükleyen tezleriyle tanınmıştır, örneğin göçmenleri sözde Alman düşmanlığıyla suçlamıştır. Ancak bu asılsız iddialarını hiç bir zaman kanıtlayamamıştır.

Bu asılsız iddialarına, kendisinden alıntı yaptığı bilimsel çalışmaları ve bulguları çarpıtılarak delil göstermesinden ötürü, kriminoloji uzmanı sayın Christian Pfeiffer tarafından sayın Schröder eleştirilmiştir. Daha geçen sene aileden sorumlu bakanınız, Marva El-Sherbini’nin öldürülmesine, aşırı sağcı partilerin eyalet parlamentolarına girmeyi başarmalarına, aşırı sağ görüşe sahip kesim tarafından çok sayıdaki şiddet suçları işlenmesine rağmen, tüm olayları küçümseyerek aşırı sağa karşı mücadelenin orantısız olduğunu ve abartıldığını öne sürüyordu. Aileden sorumlu bakanınız, aşırı sağ terörü hakkındaki güncel tartışmalarda terör kurbanlarının ve onların yakınlarının acısını paylaşmamaktadır bile. Meclis genel oturumundan sonra verdiği demeçten anlaşıldığı gibi olanlardan ibret almışa da pek benzemiyor. Bu gibi durumlarda olağan olan ilgili kurumlarda ihmal ve aksaklıklardan sorumlu kişiler görevden uzaklaştırılmadığı takdirde, 22.11.2011 tarihinde Alman meclisinin aşırı sağa karşı aldığı kararı insanlar sadece yatıştırmak maksadıyla sarf edilen “sıcak sözler” olarak algılanmasına hükumetiniz şaşırmamalı; Bu şartlarda Terör olaylarından dolayı “Utanç” duyduğunuz ve hemhal olduğunuz kesinlikle inandırıcı olamaz.

Almanya'da gerçekten toplumun kaynaşmasını, birliğin sağlanmasını istiyorsak, özellikle sizin partiniz de göçmenlerle olan ilişkisini sorgulamalı. Bilhassa Hristiyan Demokrat milletvekillerinin sürekli yabancıları küçümseyici, klişelere dayanan, dışlayıcı ve medyatik bir şekilde göçmenlerin uyum sağlamak istemediğini, sosyal sistemi sömürdüğünü, paralel toplumlar oluşturduğunu iddia ettiklerini, fakat göçmenlerle buluşup meseleleri konuşmaktan kaçındıklarını çok sık gözlemliyoruz. Bu dışlama, gerçekleri gözardı ediş ve temelsiz suçlamalar göz önünde bulundurulursa Almanya’da doğmuş ikinci ve üçüncü kuşağın bile alman politikacılarının yerine Başbakan Erdoğan'ı coşkulu bir şekilde alkışlamaları pek de şaşırtıcı değil.

Ülkemizde meselelere nesnel yaklaşan, içeriğe dönük, uzun perspektifli ve toplumu polarize etmeyen bir siyaset egemen olmasını ümit ediyoruz. Bütün yurttaşlarımızın ortak yararı ve Almanya’nın itibarı için.

Saygılarımızla

Dr. Hasan Seker
Heidelberger Forum für Politik und Wissenschaft e.V.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile