Göç'ün 50.Yılında Almanya’daki Türkler:
01-02 Kasım 2011 tarihlerinde Berlinde düzenlenen Göc Sempozyumunun değerlendirmesi
Geçen yıl kurulan Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı tarafından 1 ve 2 Kasım 2011 de, Berlin’de düzenlenen ilk sempozyumda Almanya’ya Türk işçi göçünün 50. yılı siyasal, toplumsal, ekonomik ve eğitime ilişkin boyutu ile ele alındı. Bu bağlamlarda entegrasyon, uyum, asimilasyon ve çok kültürlülük gibi kavramlar üzerinde münazara edildi ve tartışıldı.
Sempozyumun açılış oturumunu yöneten başmüşavir Doç. Dr. İbrahim Kalın’ın deyimiyle esasında bu paradigmaları aşıp, “ortak iyi ve birlikte yaşama kültürü ve ahlakı” hakkında düşünmenin ve eyleme geçmenin zamanı çoktan geldi. Prof. Dr. Modood’un aynı oturumdaki sunumunda dile getirdiği çok kültürlülük modeli aidiyetlerin toplumsal olarak kabul görmesi gerektiğini vurguluyor. Bazı Avrupalı liderlerin “çok kültürlü toplum hayali öldü” söylemi yaşanan toplumsal gerçeklikle zaten örtüşmüyor. Sempozyumda Türk ve Alman tarafının üzerinde mutabık kaldığı ve kamu yararına olan “ortak iyi”’nin yapılandırılması için gereken şeyin siyasal ve toplumsal katılım olduğu bilim insanları ve siyasetçiler tarafından ifade edildi. Kanımızca, Türklerin bilhassa Almanya’daki iletişim süreçlerine katılmaları ve kendi pozisyonlarını dile getirmeleri elzemdir. Toplumsal ve siyasal süreçler şekillenirken belli başlı kavramlar temelinde kararlar veriliyor. Öyleyse Türklerin kavramların oluşmasında da etkin olması gerekir. Aksi takdirde katılım yalnızca simgesel olur: Türk kökenli siyasetçiler ve kanaat önderleri sadece çoğunluğun tezlerini yinelerler.
Sempozyumda dile getirilen hususlardan biri de eğitimde fırsat eşitliği idi. Bu bağlamda, Türk öğrencilerin geçmişe nazaran daha başarılı olduğu , fakat örneğin İspanyollara göre hala başarılı sayılamayacağı, ciddi sorunların mevcut olduğu tespit edildi. Burada öğretmenlerin Türk kökenli öğrencileri Hauptschule ve Realschule’ye (İlköğretim) yönlendirip, Gymnasium’a (Lise) göndermek istememeleri önemli bir etken. Fakat elbette dil sorunu (ailelerin ve çocukların Almanca’ya hakim olmamaları) da gözardı edilmemesi gerekiyor. İspanyolların ise eğitim sorununu neredeyse bütün ailelerin okul aile birliklerinde örgütlenmesi ve İspanyol elitlerin halka yol göstermesi ile çözmüş oldukları ilginç bir analiz idi.
“Ortak iyi”’nin bir başka boyutu ise göçmenlikten yurttaşlığa geçişin gerekliliğidir. Yurttaşlık, Prof. Modood’un ifade ettiği gibi, özgürlük, eşitlik ve dayanışma – yani Fransız Devrimi’nin – ilkeleri ve esaslarına dayanıyor. Birinci kuşak bu hakları ve bu bilinci elde edemedi, çünkü onlar, bir oturumda eski Almanya Parlamento Başkanı Prof. Dr. Rita Süssmuth’un da söylediği gibi, günde 14 ila 16 saat ağır şartlar altında çalıştılar. İkinci ve üçüncü kuşak ise hala göçmen statüsünü aşmış değil, çünkü daha düne kadar iktidar Hristiyan Demokrat Parti mensupları ve Toplumun büyük bir kesimi tarafından Almanya’nın bir göç ve göçmen ülkesi olmadığı iddia ediliyor, insanlarımız “yabancı” olarak nitelendiriliyordu.
Sempozyumda da ifade edildi: Türkler Almanya’da kalıcı. Öyleyse buradaki hayatlarını kurarken, haklarına, kimlik tercihlerine ve yaşam tarzlarına sahip çıkmalılar.
Esasında Almanya’daki Türklerin talepleri Alman makamları tarafından biliniyor. Prof. Süssmuth bu taleplerin bazılarını şu şekilde sıralıyor:
1. Alman uyruklu olmayanların yerel seçimlere katılabilmeleri
2. Çifte vatandaşlık
3. Vize konusunda kolaylaştırmalar.
Fakat bu taleplerin bilinmesi Alman göç politikasını maalesef hiç bir şekilde etkilemiyor. 
“Siyaset ve Göç” başlıklı oturumda tezlerini sunan Avusturya’lı filozof Prof. Dr. Köhler sorunların düşünsel temeline inip, devlet ve ulus kavramlarının birbirinden ayrılması gerektiğini savunuyor. Prof. Köhler ulus kavramının yerine “yurttaşlar topluluğu” (Gemeinschaft der Bürger) kavramını koyuyor. Köhler’e göre Almanya, devletin temelini Alman-Kültür-Ulusu fikri üzerine bina etmiş durumda. Onun için entegrasyon hep kültürel asimilasyon anlamına geliyor Prof. Köhler’e göre. Leitkultur (Lider kültür) zihniyetinin insan haklarına aykırı olduğunu açık bir şekilde dillendiren filozof, Almanya’nın Aydınlanma felsefesini hatırlamasını önerdi. Burada 18. yüzyılın büyük düşünürü İmmanuel Kant’a atıfta bulunan Prof. Köhler, uyumun Dışpolitika boyutuna da değinerek normatif argümanların yanı sıra pragmatik bir argüman da öne sürdü: Türkiye’nin jeostratejik önemini vurgulayan Prof. Köhler, Almanya’nın ve AB’nin küresel rekabette ancak zihniyet değişikliği ile başarılı olabileceklerini belirtti.
“Almanya’da İslam Tartışmaları” başlıklı oturumda konuşmacılar Alman Devleti ile gerçekleştirilen diyaloglar hususunda olumlu ve pozitif bir Tablo çizerken, Almanya İslam Konseyi genel başkanı Ali Kızılkaya sitemkar çıkışları ile dikkat çekti. Kızılkaya İslam Kültür Merkezi'nin ve DiTiB'in bir çok hususta kendileriyle dayanışma içinde olmadıklarını öne sürdü. Bilhassa Alman makamlar tarafından kendilerinin İslam Konferansı’na katılımlarının engellenmesine sessiz kalınmasını eleştirdi. Yine aynı kurumun temsilcileri kendilerinin konferanstan dışlanmalarına rağmen İslam Kültür Merkezleri’nin ve DiTiB'in, 5 yıldır hiçbir netice alınamayan ve adeta “Güvenlik Konferansına” dönüştürülen, söz konusu İslam konferansına yalnız katılmalarını tenkit etti. Dikkat çeken başka bir husus Almanyan'ın en büyük İslami sivil toplum kuruluşu olan DİTİB adına hiçbir konuşmacının sempozyuma katılmaması idi; bu durum katılımcılar arasında farklı yorumlara neden oldu.
Din ve devlet konusunda Almanya Münster Üniversitesinden hukukçu Prof. Dr. Gutmann’ın “Dini Çoğulculuk ve Bir Arada Yaşama” başlıklı oturumdaki sunumu oldukça ilginç, tarafsız ve nesneldi. Devletin dinler karşısında nötr ve eşit mesafede olması gerektiğini, hukuğun belli bir dinin esaslara dayandırılamayacağını savunan Gutmann, siyasal liberalizm olarak nitelendirdiği bu görüşünü hukukun ancak bu şekilde özgürlükçü ve çoğulcu bir toplumun çerçevesini oluşturabileceği argümanına bina etti. Devletin bütün dinlere, kültürlere ve görüşlere eşit davranması gerektiği fikrinden hareket ederek bazı eleştirilerde bulundu Prof. Gutmann. Almanya’da kiliselerin kamusal-hukuksal yapılanmalar olarak (öffentlich-rechtliche Körperschaften) kabul edildiğini ve bunun devlet kilise hukuğuna (Staatskirchenrecht) dayandığını söyleyen Gutmann, bunun bilhassa İslam dinine eşit davranılmaması anlamına geldiğini belirtti. Baden-Württemberg ve Kuzey Ren-Vestfalya eyaletlerinde hristiyanlık ve Batı kültürü dışındaki dinsel simgelerin (örneğin başörtüsünün) okullarda yasaklanmasını tenkit eden Gutmann, okulların duvarlarına asılan Haç'ların da devletin nötr olma zorunluluğu ile bağdaşmayacağını söyledi. Prof. Dr. Gutmann hristiyan bir “Lider Kültüründen” (Leitkultur) bahsedilmesinin hukuk alanında savunulamayacağını da açık bir şekilde ifade etti. Bilim adamına göre insanlar belli bir kültüre değil çoğulcu hukuk devletine entegre olmalılar.
Hülasa, entegrasyonun yeniden entegre edilmesi, bu yapay ve mekanik kavram, paradigma ve zihniyetin yerini artık daha sağlam bir paradigmaya bırakması gerekiyor. Bu yeni paradigmanın temel taşı ise muhtemelen “katılım” olacaktır. Katılımın yurttaşlık boyutunun yanı sıra insani bir boyutu da var. İnsan insanlığını toplumsal bir varlık olması hasebiyle toplumsal ve siyasal süreçlere katılarak ifade ediyor ve yaşıyor.
Başbakan Erdoğan'ın ve Başbakan Yardımcısı Bozdağ'ın sempozyuma şahsen katılmaları verilen önemi göstermekteydi. Avrupa'ya Göçün başlangıcından beri ilk defa ellinci yılında düzenlenen bu Sempozyum ile Türkiye Cumhuriyeti'nin artık yurt dışında yaşayan vatandaş ve soydaşlarının sorunlarını da önemsediğini ve bunun için verilere dayanan sistematik çalışmalarla rol almakta kararlı olduğunu ortaya koyması sevindiricidir.

