“Haydi, Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı,
Dinsin artık bu kalp ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye.
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu, dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.”
Bu şiiri bitirmiştim ki, arkadan bir el gözlerimi kapadı, şaşırmıştım, döndüm baktım yanında çok güzel bir sarışın hanımla birlikte Vedat Çetinkaya, biraz oturup, bizimle sohbet edip gittiler; bu olay olduğunda ben on dokuz yaşındaydım.
Geçenlerde UYANIŞ gazetesine gittiğimde birde baktım, Ahmet Cicibıyık bey çalışıyor ve televizyonda şarkı söyleyen sanatçıyı dinliyor, şarkıcının sesi tanıdık geldi, ekrana baktığımda Vedat Çetinkaya’yı şarkı söylerken görünce heyecanlandım, eskilere gittim, çok duygulandım;Ahmet beye “Bu benim arkadaşım” dedim, belki de içinden inanmadı, güldü geçti kim bilir?
Ben, hayatım boyunca o kadar olağanüstü şeyler yaşadım ve inanılmaz insanlar tanıdım ki, Ajda Pekkan’ın meşhur şarkısında olduğu gibi: “Kimler geldi, kimler geçti”
Müjdat Gezen beni çok severdi, yanından ayırmazdı, benim tiyatrocu olmamı isterdi hep, ama ben sadece şair olarak kalmak istiyordum, o zamanın en önemli edebiyat dergileri olan Varlık, Hisar dergilerinde yayınlanıyordu şiirlerim.
Müjdat Gezen bir gün ayakkabımın altının delindiğini fark edip zorla bir ayakkabıcıya götürüp hayatımın en güzel, en pahalı ayakkabısını almıştı hiç unutmam.
Bir defasında da üstündeki kot montu çıkarıp ısrarla bana vermişti, yazının ilişiğindeki Vedat Çetinkaya ile olan fotoğrafımdaki mont Müjdat Gezen’in bana hediye ettiği monttur, onu eskiyene kadar sırtımdan çıkarmadım.
On dokuz yaşındaydım, ama o yaşın hoppalığı, boş vermişliği, çılgınlığı yoktu üstümde, çok olgundum, hatta şu anki halimden daha olgundum diyebilirim ve benim arkadaşlarım hep benden yaşlı olan sanatçı insanlardı; Cahit Külebi, Ümit Yaşar Oğuzcan, Necip Fazıl, Attila İlhan, Ahmet Arif, İsmet Özel, Fazıl Hüsnü Dağlarca beni çok severlerdi.
İlk şiir kitabım 1974 yılında yayınlandı ve çok kısa sürede ikinci baskı yaptı, sonra bir şiir kitabım daha yayınlandı... Amcam İbrahim Baran’ın bir sözüyle, “Baran soyadını niçin böyle şiirmiş miirmiş yararsız işlerde harcıyorsun! Böyle düşük şeylerle bizim sülâlemize leke vuruyorsun” demesiyle kendi kendime kahredip, soyadımı ve kendi adımı kullanmaktan vazgeçtim, takma isimle yazmaya başladım ta ki, Karaman’ı ve babamı anlattığım şiirlerimin toplandığı “Karaman Destanı” adlı şiir kitabımın İzmir’de bir yayınevi tarafından basımına kadar.
Ben çok erken yaşlarda şiir yazmaya başladım ve kısa sürede okuyucuya ulaştım, sanat çevrelerinde belli bir yer edindim, ama bu işi kendi adımla sürdürmediğim için edebiyatseverler beni yalnızca şair Hasan Baran olarak üç şiir kitabımla tanıdılar.
Şair kendi kendini arayan ve özünü muhafaza için tüm acıları, dertleri kendinde tüketip eriten adamdır. Düşlediğim yalnızca iyi bir şair olmaktı, ama ben gemicilik yapıp dünyayı gezip gördükten sonra şiirin bana yetmediğini anladım, roman yazmaya başladım ve kaybettiğim geçen zamanı telâfi etmek için var gücümle üç ayrı roman üzerinde gece gündüz çalışmaya başladım. Üç roman üzerinde çalışıyorum; birincisi, Tanrı sevgisini, erdemi, manevî temizliği yücelten bir insanın, babam Muammer Baran’ın romanı, ikincisi, Padişah Sultan Ahmet zamanında geçen tarihi bir roman, üçüncüsü Fırat Irmağı kıyısında yapayalnız yaşayan topluma küsmüş bir şairin romanı.
Yıllardır yazdığım ve bir oya gibi işlediğim bu romanların beğenmediğim bölümlerini hiç acımadan yırtıp atarak yenibaştan on defa yirmi defa yazdığım oldu, korkunç bir sabır ve binbir emekle var ettiğim bu eserler artık bitmek üzere, onları tam anlamıyla olgunlaştırabilmem ve okuyucunun karşısına lâyıkıyla çıkarabilmem için birkaç yıla daha ihtiyacım var, bu muhteşem üç romanı Türk Edebiyatı’na ve Karaman’ın iyi insanlarına armağan edeceğim. “Şiire harcadığın emeği ve zamanı romana verseydin, şimdi dünyanın en iyi romancılarından biriydin” bunu bana ünlü eleştirmen Doğan Hızlan, romanlarımın biten birkaç bölümünü okuduğunda söylemişti.
Dünyanın en iyi romancılarından birisi olunmaz değil, olunur, yeteneğin, kültürün, birikimin varsa, çalışır didinir, sanat değeri yüksek eserler yaratırsın, iyi romancı olursun, bu o kadar da ulaşılmaz bir şey değil, ama iyi bir insan olmak bence daha zor ve daha da önemli.
Ben insana çok değer veririm, dostluğa çok önem veririm, tanıdığım bütün sanatçılar kişiliğimin üzerinde önemli etkiler bıraktı, ama ben Müjdat Gezen ile Vedat Çetinkaya’yı daha bir başka, daha çok sevdim, neden biliyor musunuz? Ünlü oldukları için değil, ben daha ünlülerini de tanıdım, yaşça ve her yönden benden büyük olmalarına rağmen beni kendileriyle eşit tutarlardı, arkamdan dolaşıp elleriyle gözlerimi kapatabilirlerdi, samimî dostluğun sembolüydü onlar benim için, artık çevremde onlar gibi samimî, yalansız dolansız gerçek dostlar göremiyorum, buna gerçekten üzülüyorum.
HASAN BARAN