Günün birinde bir bilge, ona şöyle bir öneride bulunmuş:
“Eğer hiç derdi tasası olmayan birini bulur ve onun gömleğini gözlerine sürersen, gözlerin o an görmeye başlar” demiş.
Gözleri görmeyen kişi, yollara koyulmuş, dağ tepe dolaşmış, fakat dertsiz tasasız birini bulamamış; tam umudunu kesmek üzereyken, bir köyde karşılaştığı yaşlı bir adam, ona bir umut vermiş, “Şu dağın tepesinde bir çoban yaşar” demiş; “Onun hiç derdi tasası yok gibi gözükür.”
Kör kişi, dağa yönelmiş ve zar zor tepeye dek çıkarak çobana ulaşmış. Kendisiyle uzun uzun söyleşerek, bir derdi, tasası olup olmadığını denetlemek istemiş, çoban, hiçbir derdi, tasası olmadığını söylemiş ve huzurlu bir sesle şükretmiş.
Onun bu durumuna çok sevinen kör adam, oraya kadar gelmesinin nedenini açıklamış ve çobana, isteğini bildirmiş: “Şu gömleğini ver de, ben de dünyayı bir seyredeyim” demiş.
Çoban bir süre sessiz kaldıktan sonra, şu karşılığı vermiş: “Fakat, benim gömleğim yok ki!..”
İşte bu masalın da anlattığı gibi, maddi şeyler değil insanı dertsiz, tasasız eden, mutluluğun asude, rengarenk çiçekli bahçesine ulaştıran!..
***
Ben dünyayı dolaştım ve gerçek mutlu insanlar tanıdım; bunlar yalnızca ne iseler o oldukları için mutluydular; insanın kendisi gibi olması çok önemlidir. Her zaman söylerim bir iç huzuru olmalı insanın. İç huzuru veren şeyler de genelde maddi şeyler değil de manevi şeylerdir. Maddi şeyler insana iç huzuru, mutluluk verseydi, dünyanın en gelişmiş, zengin ülkelerinden biri olan ve fertlerinin hiçbir maddi sıkıntısı olmayan İsveç intihar sıralamasında dünya ülkelerinin en başında gelir miydi?
Ama gel de bunu şimdiki gençlere anlat, anlatabilirsen.
UYANIŞ GAZETESİ sahibi sayın Ahmet Cicibıyık’da davetli olarak gittiği Karaman Lisesi’nde son sınıf öğrencilerine Meslek Tanıtımı konusunda gazeteciliği tanıtırken, öğrencilerin:
“Bir an önce nasıl para kazanabiliriz?”
“Gazeteci olursak çok para kazanabilir miyiz?” soruları karşısında çok üzüldüğünü söylüyordu.
“Eski bir öğretmen olarak hem sevinç, hem üzüntü duydum” diyordu, hüzünlü, hüzünlü.
“Sevinç duydum, çünkü birkaç saat da olsa öğrencilerin karşısında öğretmenlik mesleğime tekrar döner gibi oldum, bu beni sevindirdi, bana müthiş keyif verdi, duygulandırdı!..
Üzüntü duydum, çünkü; öğrencilerin tamamından gelen sorular çok tuhaftı, hep bir an önce para kazanmaya, kısa yoldan zengin olmaya dairdi.”
Ahmet Bey buna çok üzülmüştü.
“Hazır iş, çok para, olmaz böyle bir şey, dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey olamaz, bu düşünceniz yanlış, hayat kazanmak para kazanmaktan zor ve pahalıdır, dedim onlara” diyordu. Sevgili Ahmet Bey, keşke bunları anlatmasaydınız bana; ben gençlere çok güveniyordum, emek harcamadan, ter dökmeden, kolayca zengin olmak isteyen, bir an önce köşe dönmenin hesabını yapan bir gençlik tüylerimi diken diken etti doğrusu, geleceğe dair inancım sarsıldı.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni emanet ettiği Türk Gençliği için tek amacın, kısa yoldan zengin olmak, hiçbir yetenek beceri göstermeden, emek harcamadan bir yerlere gelmek olduğunu düşünmek, bunu aklımın ucundan dahi geçirmek ruhumu dalgalandırdı, içimde fırtınalara neden oldu.
17 Nisan günü UYANIŞ gazetesinin ikinci sayfasında şöyle bir haber vardı: “Üniversite Mezunları ‘İşi Biliyoruz’ Hatasına Düşüyor.” “Üniversite mezuniyeti sonrası gençlerin ‘nasıl olsa okulunu okuduk ve biz bu işi biliyoruz’ şeklindeki yaklaşımları iş bulmalarını zorlaştırıyor. Üniversite mezunları, çoğunlukla ‘Dört-beş sene üniversite eğitimi gördük, emek harcadık, bu kadar az paraya çalışılır mı? Kısa zamanda zengin olmalıyız gibi davranışlar sergiliyor.” Her şeyin parayla ölçüldüğü bir toplumsal selin içinde yuvarlanıp giden gençlerimize yazık oluyor, manevi zenginliklerden, insani değerlerden korkunç bir süratle kopuyorlar, parayı her türlü değerin üstünde görüyorlar.
Goethe’nin, Reinecke Fuchs da belirttiği gibi,
“Para getirirsen lütuf bulursun; Paran eksildi mi kapılar sana kapanır.” Sözünü haklı çıkarırcasına, formel bir mantıkla yaşıyorlar.
***
Para, şüphesiz her şeye kadir değildir, eğer öyle olsaydı ne sanat olurdu, ne edebiyat olurdu, ne kültür olurdu, ne gelmiş geçmiş uygarlıklar olurdu; herkes para hırsıyla yanıp tutuşsaydı, bu dünya bütün insani değerlerden, sanattan, ilimden, bilimden, uygarlıktan uzak, sadece para kazanma, zengin olma hırsıyla birbirini yiyip bitiren bencil, kötü, acımasız insanlarla dolu, kupkuru, yaşanmak istenmeyecek kadar beter bir dünya olurdu...
Hakiki zenginlik, insanın ömür boyu koruyabileceği, ömür boyu tadına varabileceği ve bilgisi arttıkça daha çok tat alacağı servetlere sahip olmasıdır.
Varlık içinde eksikliğimizi anlayan bizler en büyük azabı çekeriz; ben çok zengin gördüm hepside hasta ve dertliydi, dağda koyunlarını otlatan çoban kadar mutlu değillerdi; çoban hiç olmazsa hiçbir şey istemediği ya da pek azını istediği için tasasız bir rahatlığa sahiptir.
Benim yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var; bahçelere, binalara, arabalara, elbiselere, mücevherlere ya da herhangi bir mülke büyük değer veren insanlar, daha az sosyal, daha az sempatik daha az insaflı ve daha az özverili oluyorlar; sevindirmeyi, gönül almayı ve bir araya getirmeyi bilmiyorlar, bilenleri de kıskanıyorlar ve onları çabucak gözden kaybediyorlar.
Uzun lafın kısası: İster kral olsun ister değersiz biri, En mutlu insan İç huzuru, vicdani rahatı olandır.
***
Harun Reşit hem Halife hem sultanmış, çok zenginmiş, ama içine bir huzursuzluk girmiş, günlerdir gözüne bir damla uyku girmiyormuş, bir türlü uyuyamıyormuş; yalnızca kuş sütünün eksik olduğu envai çeşit yiyecekler önüne konuyor, ama Harun Reşit bir lokma bile yemiyormuş, iştahı da yokmuş.
Bir gün sarayından uzaklara bakarken, saray avlusunun dışında, çok fakir olduğu hemen anlaşılan bir adam gözüne ilişmiş ona dikkatlice bakmaya başlamış, fakir adam bir ağacın gölgesine oturmuş elindeki somunu iştahla yiyormuş, somunu bir çırpıda yiyip bitirdikten sonra kolunu bir yastık gibi başının altına koyup, otlara uzanmış uykuya dalmış.
Harun Reşit adamlarına emretmiş, “Uyanmasını bekleyin, sonra gönlünü incitmeden, o fakir adamı yanıma getirin” demiş. Fakir adam uyanınca sultanın huzuruna getirmişler, Harun Reşit, fakir adama sormuş: “Sen şimdi o somunu yedin, doydun değil mi?”
“Evet!” diye yanıtlamış fakir adam. “Doydum, sultanım!” Harun Reşit başını ikiye sallamış:
“Rahat, huzurlu uyudun öyle değil mi?”.
“Uyudum, sultanım” demiş fakir adam.
Harun Reşit ellerini havaya kaldırmış:
“Ey Allahım!” demiş, “Demek ki insanın karnının doyması, huzurlu uyuması için bir somun ekmek yetiyormuş, öyleyse bu saraylar, zenginlikler niye?..”
Allah insana bir lokma ekmeği sağlıkla, afiyetle, huzurla yemeyi nasip etsin.
Sevgili Öğretmenler lütfen öğrencilerinize bu dünyada para kadar insanî değerlerin de çok önemli olduğunu öğretin, Anne ve Babalar çocuklarınızı bu mihver üzere yetiştirin, yoksa parayı, ama yalnızca parayı önemseyen, paradan başka hiçbir şeye değer ve önem vermeyen; her türlü manevî, ananevi, kültürel değerini yitirmiş yozlaşmış bir toplum olacağız, bu gençlerle beraber geleceğimizi de kaybedeceğiz.
HASAN BARAN