karamandan.com

Jön Türkler

Yahya Kemal, 1902 yılında Galatasaray Lisesi'nde okumak niyetiyle Üsküp'ten İstanbul'a gelir, fakat kayıtlar kapandığı için bir akrabasının Sarıyer'deki köşkünde gelecek yeni öğretim yılını beklemeye başlar.
Bu arada köşke sık sık girip çıkan Şekip adında Serezli bir gençle tanışır. Siyasî fikirlerinden dolayı bir ara Paris'e kaçan bu genç, döndükten sonra ordudan kovulmuş bir Jön Türk'tür ve bize ait ne varsa, hepsine düşmanlık hisleriyle doludur. Köşkün gençlerini etrafına toplayarak Avrupalı filozofların fikirlerinden ve Paris'ten büyük bir hayranlıkla söz etmekte, bir gencin yapacağı en doğru işin bir yolunu bulup Paris'e kaçmak ve orada yaşamak olduğunu telkin etmektedir.
Fransızcadan tercüme edilmiş romanları ve Servet-i Fünun yazarlarını, şairlerini okuyarak çocuk denecek yaşta Avrupa "rüya"sı görmeye başlayan Yahya Kemal, Şekip Bey'den derin bir biçimde etkilenir. Artık o da memleketi bir zindan ve Avrupa'yı "nurlu bir âlem" gibi görmeye başlamıştır. Bir gün kendini -cebinde Şekip Bey'in kaptana hitaben yazdığı tavsiye mektubu- Messagerie Maritime kumpanyasının köhne bir vapurunda kaçak yolcu olarak bulur. "Rüya"larını süsleyen Paris'e koşmaktadır.

On yıllık bir maceranın ardından, birçok Jön Türk'ün aksine, kendi milletinin tarihini azçok öğrenmiş ve kültürünü keşfetmiş bir şair olarak "eve dönen" Yahya Kemal, bir yazısında, Şekip Bey'le Paris'te birkaç defa karşılaştığını söyler. Sokak satıcılığı yapan zavallı Jön Türk, kasketi ve geniş pantolonuyla Fransız işçilerine benzemiştir. Bir seferinde, kendisine Meşrutiyet ilân edildiğine göre, eğer İstanbul'a dönerse rütbesinin iade edilebileceğini hatırlatan Yahya Kemal'e verdiği cevap insanın kanını donduracak cinstendir:

"Arkadaşlarım artık birkaç rütbe ileridedirler, onlardan geri bir üniforma taşımak bana zor gelir; hem ben vatana artık niçin döneyim? Bu hayata alıştım. Ben artık Türk değilim, Fransız oldum".

Birçok Jön Türk'ün ülkesini terk etmesine yol açan şartlar değişmiş, "hürriyet" ilân edilmiş, yani Şekip Bey'in "rüya"sı gerçekleşmiştir; ama o artık bir "Fransız'dır" ve Paris'te sokak satıcısı olarak sefil bir hayat yaşamayı, arkadaşlarından birkaç rütbe geride bir Türk zabiti olmaya tercih etmiştir.

Sevgili okuyucularıma Rebia Tevfik Başokçu'nun Avrupa'da Yirmi Senem Nasıl Geçti isimli hatıratındaki şu cümleleri de hatırlatmak isterim:

"İkinci Abdülhamid devrinde, münevver geçinen bazı yetişkin ve seçkin kişilerin ağzında dolaşıp duran bir öğüt veya bir parola vardı: 'Bu memlekette vali olacağına, git. Avrupa'da kundura boyacılığı et, daha iyi!' Nice delikanlılar o zaman bu öğüde kapılıp mekteplerin arka kapılarından sıvışarak kapağı Avrupa'nın belli başlı merkezlerine attılar. Nice genç memurlar, nice kalem ve sanat sahipleri vazifelerini, işlerini, aile ocaklarını terk edip kendi istekleriyle gurbet yollarını boyladılar. Fakat bunların hiçbiri o medeniyet diyarlarında kendi alın terleriyle yaşayabilmek imkânını bulamadılar. Ya kara bir sefalet içinde eriyip gittiler yahut kendi memleketlerinde kendi hısım ve akrabalarının elinden damlayan küçücük yardımlarla yarı aç, yarı tok bir ömre katlandılar. Hiçbir tanesine tek bir Avrupalının kundurasını boyamak müyesser olmadı."

Çağdaş Jön Türkler elbette selefleri kadar başarısız değil; zaman zaman seçkin konser salonlarında konser veriyorlar, sanat galerilerinde resimleri sergileniyor, eserleri tercüme ediliyor vb. Fakat Avrupalıların ırkçılık damarlarının hâlâ kabarık olduğunu -ki ırkçılığı bütün dünyaya ihraç edenler onlardır- unutmamak lâzım. Ressamınız tablosuna, müzisyeniniz piyanosuna kuş kondursa bile, marifetli maymun gibi görülmekten kurtulmayacak, kendi ülkeleri aleyhine konuşmadıkları sürece kapıları aralayamayacaklardır.

Sırtlarında -isteseler de istemeseler de- Osmanlı tarihini taşıdıklarının hâlâ farkında olmayanlar var!

Geçenlerde bir vesileyle kendisinden söz ettiğim rahmetli Erol Akyavaş, Amerika'da çok başarılı olmuş ve azçok kabul görmüş bir ressamdı. Bir gün, Avrupa'da Türk olmanın bedelinin çok ağır olduğunu, eğer aralarına girmek istersen önce kapıda uzun süre bekletip ezdiklerini, içeri almak zorunda kalırlarsa yarışa bilmem kaç metre geriden başlattıklarını söylemişti. Kazanabilirsen kazan...

İsviçre'ye misviçreye yerleşmek isteyen çağdaş Jön Türklerin işi, seleflerinki kadar değilse bile, çok zor.

Hadi hayırlısı!

(Alıntıdır: Beşir Ayvazoğlu-Zaman)

Ali Beke Koçak

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile

Ana Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Hakkımızda | Künye | RSS | Reklam Ver | İletişim | karamandan.com | ANT Ajans
Elemtere fiş, kem gözlere şiş