Kendilerine çok kızgın olduğum ve başını gövdesinden ayırmak üzere olduğum bir anda, henüz bağırıp çağırmaya başlamıştım ki elindeki kitabı uzattı.
- Bak sana kitap aldım. "Nar-ı Aşk"
İnternette reklamını gördüğüm bu kitaba ilk dokunuşumdu. Ve benim için her kitaba dokunmak özeldi. Beni iyi tanıyordu arkadaşım ona olan kızgınlığımı bertaraf edebilmek için kitap hediye etmek akıllıcaydı. Ama işe yaramamıştı tabi, kitabı alıp Zat-ı Şahanelerini öfkemin denizine daldırıp çıkardım.
Evet "Nar-ı Aşk", Mine Sultan Ünver'in kitabı, Kitap yeni ama isim asırlar öncesinden. Hayır merak etmeyin asırlar öncesine gidecek değilim. Lakin bu isim bana evvela Mercan Dede'yi ve onun "nar" albümünde kurbağa ve cırcır böceği sesleriyle başlayıp keman sesiyle devam eden, ardından da kanun, klarnet derken tüm akrabalarının katıldığı, ritimli ve damağımda nefis bir tat bırakarak nihayete eren muazzam eseri hatırlattı. Bu satırları yazarken de dinliyorum. Ki bu uzun cümle ondan mütevellittir.
Diğer taraftan kitabın Şeyh Galip'ten hatıralar naklediyor oluşu da bir hayli ilgimi çekmişti. Zira gözümüzde onlarca şairi küçücük kılan koca Şeyh Galip'i yâd edecektik. O ki genç yaşta divan sahibi olmuş, şair Nâbî'nin Hayr-âbâd'ına kafa tutmuş, divan edebiyatına yeni mazmunlar katarak taş üstüne taş koymuş ve divan şiirinin son divanesidir diyebileceğimiz bir hüsn-ü şuara.
Şem’ine pervâneyim pervâ ne lâzımdır bana
Anlasın bîgâne bilsin âşinâ sevdim seni
Bunca laf-ü güzaftan sonra hala neden mevz-u bahis kitaptan söz etmediğimi merak ediyorsunuz muhtemelen. Söyleyeyim efendim. Kitabı okuyup düşüncelerimi kaleme aldığım defterimi kaybettim. Ondandır "Nar-ı Aşk"ın etrafında dolanıp durmam, itirafım olsun. Ama yinede kitabın bizde bıraktığı intibaları kısaca nakledeceğiz elbet.
"Nar-ı Aşk" henüz otuzlarında, genç fakat sanatla özellikle edebiyatla sağlam dostluk kurmuş Mine Sultan Ünver'in Şeyh Galip ile Beyhan Sultan'ın aşkını anlattığı bir roman. Ama ne anlatış. Tarih kitaplarını aratmayacak kadar ıslahat hareketleri ve zamanın siyasi konjonktürünü tüm detaylarıyla aktarması, hanedan yaşantısı ve diğer tüm tasvirler, ayrıntılar... Doğrusu gereksiz uzatmalar ve bir aşk hikayesine yeterince yedirilmemiş tarihsel hadiseler çok dikkatimi çekti.
Söylemeden geçemeyeceğim bir diğer konuda yazarın kitapta, Şeyh Galib'in kendisinden bahsederken “Dillere destan mesnevim Hüsn-ü Aşk'ı genç yaşımda yazdım, herkes çok beğendi methetti" gibi ifadelere çok fazla yer vermiş olması okuru nerdeyse Galip'ten soğutacak derecede.
Romanın bir mendilin dilinden anlatılarak başlaması da İskender Pala'nın "Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk" romanındaki aharlı kağıt karakterini anımsatmıyor değil. Okur her kitapta bir alamet-i farika arıyor. Ayrıca mendili konuştururken mendil türlerinden tutunda mendilin burun silmenin haricinde hangi işlere yaradığına varana kadar detaya girilmesi yine hata olmuş zannımca. Mendil kültürümüzde çok önemli bir yere sahip olsa da bu gereksiz ayrıntı romanı kısmen de olsa sıkıcı kılmış.
Efendim çok yerdiğimiz yazarımızın övülesi yanları da geçiştirilmeyecek kadar güçlü. Romanda dile hakim, sağlam kaideler üzerine kurduğu muhteşem edebi cümleler, yaşar gibi anlatışlar, hissiyatlı gönle dokunan satırlar mevcut. Tüm eleştirilerimize rağmen Mine Sultan Ünver'in iyi bir yazar olduğu lakin keşfedilmemiş ıssız adalarda gezinmesi gerektiği kanaatindeyiz. Zira -aşk- konusu tarihi ve edebi kahramanların mirasına konarak son zamanlarda çokça yazıldı. Misal vermek gerekirse; Elif Şafak'ın "Aşk"ında Şems-i Tebrizi, İskender Pala'nın "Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk"ında Fuzuli, Sinan Yağmur'un "Aşkın Gözyaşları"nda Mevlana, Mürvet Sarıyıldız'ın "İki Cami Arasında Aşk"ında Mimar Sinan ve "Nar-ı Aşk"ta Şeyh Galip. Birde "Od" var şimdi gündemde Yunus Emre ile... Onu da konuşuruz umudundayım kısa süre içersinde. Birazda günah keçisi oldu sanırım bu kitap, neylersin ki yanlış zamanlama...
Edebiyatta -aşk- konusuna gelmişken birkaç kelam ederek hasbihalimizi sonlandıralım. Aşk şüphesiz Galip'in dediği gibi tuhfe-i İlahi. Kalbin us ile cenginde muzaffer olup aşığı çöllere salan, maşuğu ise gönül tahtına oturtup hükümdar kılan bir tuhfe-i İlahi. Yüzlerce yıldır olduğu gibi bu günde elbette - aşk - konulu kitaplar yazılacak, şiirler düzülecek. Fakat bu üç harfli, tek heceli küçük kelimenin dağları yoracak kadar büyük ağırlığı da göz ardı etmeden muhafaza eylemeli. Demek istediğimiz şudur ki yazarlarımızın " işte bulduk kitap satışının sırrını" nidalarıyla sarıldıkları aşkı, bir pazarlama aracı olarak gördüklerinin farkında nicedir okuyucu.
Üzülüyoruz edebiyatın zarif bedenine yakıştırılan bu kaba libastan ötürü. Bu konuda çok söz var söylenecek ama mevzu derin vakit dar kabilinden kısa keselim.
Râ kaşından inhirâf etsem riyâdır doğrusu
Yâ savâb olmuş veya olmuş hatâ sevdim seni
Hoşça bakın zatınıza...
Adem Kocatürk